İSTANBUL EFSANELERİ
Bir efsane derki; "Baş tanrı Zeus'un sevgilisi olan rahibe İo, Zeus'un kızkardeşi ve eşi olan evlilik tanrıçası Hera'nın kıskançlığından korunması için inek haline getirilmiş. Sonra da Hera'nın rahat bıraktırmadığı bir tanrıdan kaçarken Haliç'te Keroessa adlı kızını doğurmuş. Bu kızı su perisi Semestra büyütmüş. Kız büyüyünce Deniz tanrısı Poseidon ile evlenmiş ve Byzas adlı bir oğlan çocuğu doğurmuş. İşte Byzas, İstanbul'un kurucusu olmuş."
Evliya Çelebi, Seyahatnamesi'nde, anlatılan bir efsane:
Dünyada yaşayan, kurttan kuşa, cümle yaratığa, ins ü cin tayfasına hükmeden, bütün hayvanların dilinden, halinden anlayan Hz. Süleyman, nedense Okyanus denilen denizlerin ötesinde, Terendüz Adası'nın hükümdarına söz geçiremiyordu. Buna çok canı sıkılan Hz. Süleyman, sonunda ins ü cin tayfasından kurulu büyük bir ordu ile, bu asi hükümdarın üzerine vardı. Adanın altını üstüne getirerek, halkını esir etti, hükümdarın da boynunu vurdurdu. Asi hükümdar'ın Alina adında güzeller güzeli bir kızı vardı ki Sultan Süleyman bu kızı görünce hemen aşık oldu ve onu kendisine eş seçti. Fakat kız, durmadan ağlıyor, göz yaşları dinmek bilmiyordu. Sultan Süleyman bir gün sordu:
- Ya Melike! dedi, bunca saltanat, bunca dünya nimetleri içinde olasın da, yine de ağlayıp sızlayasın, bunun sebebi ne ola ki?
Güzel kız, derinden bir ah çekip:
- Ey benim sultanım, dedi, sen benim göz yaşlarımın dinmesini istiyorsan, bana öyle bir yerde, öyle bir saray yaptır ki dünyada eşi dahi olmasın.
Sultan Süleyman, çok sevdiği karısının bu dileği üzerine, cin tayfasına buyruk verip, yeryüzünün havası, suyu, manzarası en güzel yerini bulmalarını söyledi. Yedi gün sonra haber geldi. Yedi tepeden birinin üzerine, yücelerden yüce bir saray yaptırdı. Sultan Süleyman'ın, sarayını yaptırdığı yer, bu gün Sarayburnu diye anılan yerdir.
4. murat içki, kumarhane gibi eğlenceleri yasakladıktan sonra tebdili kıyafet eyleyip, bir sandala binmiş. Sandalcı açıldıktan sonra yakmış nargileyi ve başlamış esrar çekmeye. Padişah sinirlenip bunun yasak olduğunu söyleyince sandalcı:
-Padişah bizi nerden görecek canım, demiş.
Sonra içki olayına girmişler. Derken sandalcı padişahın falına bakmayı teklif etmiş. 4. murat bunuda kabul etmiş ve sormuş:
-Padişah şimdi nerde?
Falcı baktıktan sonra "Şu an denizde" demiş. "Peki ne iş yapıyor?" deyince karşısındakinin padişah olduğunu anlamış sandalcı:
-Aman padişahım,ben ettim siz etmeyin, affedin şu fakiri diye yalvarmaya başlamış. Bunun üzerine padişah "Sana son bir şans daha veriyorum; İstanbul'a hangi kapıdan gireceğimi bilirsen seni affedeceğim demiş. Sandalcı da:
-Aman padişahım, ben hangi kapıyı söylesem siz başka kapıdan girersiniz demiş. Onun için ben bir kağıda yazayım demiş. Padişah kabul ettikten sonra emir verip adamşn kelleyi aldşrmış. Daha sonra İstanbul'a yeni bir kapı yapılmasını emretmiş. Yeni kapıdan girdikten sonra merak edip adamın yazdığı kağıda bakmış. Kağıtta şöyle yazıyormuş:
-Padişahım yeni kapınız hayırlı olsun.
O günden sonra o kapıya Yeni kapı demişler.
Çemberlitaş sütununun altında Hz.İsa'nın çarmıha gerildiği haçın parçaları ve çarmıha gerilirken kullanılan çivilerin bulunduğu oldukça yaygın bir inanıştır. Hatta papalık bile bu efsaneleri ciddi bir şekilde araştırmış ve mümkün olabileceğince hakkında fikir beyan etmiştir. Aslında İstanbul'un bir zamanlar Hıristiyanlık dünyasının en önemli merkezlerinden olduğunu ve bir çok kutsal parça ve dökümanın İstanbul'da bulunduğu düşünülürse mantıksız değil ancak günümüz teknolojisi ile bu materyallerin gün ışığına çıkarılması mümkün görülmemektedir.
(Yukarıdaki bilgilere; İstanbul hakkında, çınaraltısohbetlerine yazı araştırırken rastlamıştım.İlgilenenlerle paylaşmak istedim...)
Salı, Ekim 31, 2006
Perşembe, Ekim 26, 2006
Bayram Sonrası..
Ramazan boyunca pek vaktimi almasın diye, yazılarım hep alıntılardan oluşmuştu.Bugünde havadan sudanda olsa kendim birşeyler yazmak istedim.
Rabbime şükürler olsun ki;bu bayramada erişip yaşamak nasip oldu.Fazla fazla akraba ziyaretim maalesef olmadı.Bayramın ilk günü eşimin ailesini ziyaret edip kendi ailemin yanına gittim.(Ailem başka bi şehirde yaşıyor)2 gün pek yeterli olmadı ama oğlumun okulu daha önemli diyerek kendimi teselli ettim.Aslında oğluma kalsa, umurunda değil..
İkinci gün kızımın doğum gününe denk geldi.Elif'im 3 yaşını doldurdu.
Aileme bayram ziyaretine gelenlerden(sağolsunlar hepsinden Allah razı olsun) bir pasta çırpıp hevesini aldıramadık bebeğimin..Bu sene aklı erip; pasta istemişti, üff dicem annecim ben diye..
Mecbur başka güne ertelendi.
Şöyle bakınca doğum gününde hediyeyi kızım bana kendisi verdi.. yürümesinin,konuşmasının geç olduğu gibi tuvaletini söylemeside geç kalmıştı.Nazar deymesin bir hafdadır söylemeye başladı.Arada kazalarda olmuyo değil..o kadarda olur değilmi..
Rabbim herşeyi bir sıraya koyuyor.Yaşanılacak herşey vakti gelince onun izniye gerçekleşiyor.
Kendimizi sıkmak gereksiz herşey vaktini bekliyor..Allah c.c. hayırlısını,ömürlüsünü ve sağlıklısını nasip ederek,gönüllerimizdekini gerçekleştirsin..
Bayramın son günüde kazasız belasız evime kavuştum..Biriki canımı sıkan detayı atlarsam,güzel bi bayramdı diyebilirim..Demeliyimde..Allah beterinden saklasın..
Umarım herkes dilediği gibi bir bayram geçirip;mutlu bir şekilde bayramı uğurlamıştır.
Cümleye selametle..
Rabbime şükürler olsun ki;bu bayramada erişip yaşamak nasip oldu.Fazla fazla akraba ziyaretim maalesef olmadı.Bayramın ilk günü eşimin ailesini ziyaret edip kendi ailemin yanına gittim.(Ailem başka bi şehirde yaşıyor)2 gün pek yeterli olmadı ama oğlumun okulu daha önemli diyerek kendimi teselli ettim.Aslında oğluma kalsa, umurunda değil..
İkinci gün kızımın doğum gününe denk geldi.Elif'im 3 yaşını doldurdu.
Aileme bayram ziyaretine gelenlerden(sağolsunlar hepsinden Allah razı olsun) bir pasta çırpıp hevesini aldıramadık bebeğimin..Bu sene aklı erip; pasta istemişti, üff dicem annecim ben diye..
Mecbur başka güne ertelendi.
Şöyle bakınca doğum gününde hediyeyi kızım bana kendisi verdi.. yürümesinin,konuşmasının geç olduğu gibi tuvaletini söylemeside geç kalmıştı.Nazar deymesin bir hafdadır söylemeye başladı.Arada kazalarda olmuyo değil..o kadarda olur değilmi..
Rabbim herşeyi bir sıraya koyuyor.Yaşanılacak herşey vakti gelince onun izniye gerçekleşiyor.
Kendimizi sıkmak gereksiz herşey vaktini bekliyor..Allah c.c. hayırlısını,ömürlüsünü ve sağlıklısını nasip ederek,gönüllerimizdekini gerçekleştirsin..
Bayramın son günüde kazasız belasız evime kavuştum..Biriki canımı sıkan detayı atlarsam,güzel bi bayramdı diyebilirim..Demeliyimde..Allah beterinden saklasın..
Umarım herkes dilediği gibi bir bayram geçirip;mutlu bir şekilde bayramı uğurlamıştır.
Cümleye selametle..
Cumartesi, Ekim 21, 2006
Çarşamba, Ekim 18, 2006
İMAN ZENGİNLİĞİ İÇİN
Allah'a kesin bir bilgiyle iman eden insan, dünyanın amaçsız bir yer olmadığını, düşünmesi ve uygulaması gereken çok önemli şeylerin olduğunu da kavrar. Ona verilen herşeyin bir nimet olduğunu bilir ve şükreder. Ahireti sürekli düşünür ve o günün korkusundan uzak olmak için bağışlanma diler..
Fakat ne yazıkki; Cenab-ı Allah'ın yaratmış olduğu en üstün varlık olan insan,yaradılış gayesinden uzaklaşma gafletinde bulunabiliyor.Ailedeki yetersiz hatta sıfır eğitimden,yaşanılan ortamdaki kısıtlayıcı kurallardan,dünya hayatının zevkine dalıp vakit bulamamaktan vs..gibi sebepler imanımızı zayıflatıp güçsüzleştiriyor.
Çoğu kişi tanırım; ramazanın 1 inde namaza başlayıp,bayram namazıyla,namazı terkeden..yada başı belaya mı girdi,hastalıkmı geldi çattı..hıhh namaza ve Allah'a olan yalvarış başlar.İşler düzeldimi sen sağ,ben selamet..
Bu kandımaca değil de ne be kardeşim..Allah'ımı kandırıyorsun..haşa..asıl sen kendini kandırıyorsun.Bir farkedebilsen...geç olmadan..
Anlamalıyız ki kişi kendisi kadar,çevresindekilerden de mes'ul..
Kocası,hanımı,çocuğu,akrabası,arkadaşı görüştüğü ulaştığı herkes kişinin vebali altına girer.Ben elimden geldiğince Rabbime yapmam gereken ibadetimi yaparım..ondan bundan bana ne..herkes ne yaparsa yapsın demek bir müslümana yakışmaz.
İnsanlara dinin ve güzel ahlâkın tebliğ edilmesi Allah'ın bir emridir..ve gereğinin yapılması sarttır.Ki böylesi ortamları da o gereğe uygun kullanmakta bir fırsattır...
Allah'ın kulu için nasip ettiği en büyük ve güzel nimet, iman zenginliğidir..
Gelin bu zenginliğe ulaşmak için, Hak için hepberaber kafa yorup el ele verelim..
İçinde yaşayarak, varolduğumuz yüce dinin;hakkı olan kıymeti verelim.
Ulaşabildiğiniz; imanımızı arttıracak..kuvvetlendirecek..zenginleştirecek her türlü yazıyı,görüntüyü vs.. paylaşmanızı sizlerden can-ı gönülden istiyorum.
Kimbilir; belki bu paylaşımınızla bir kişinin ahiret hayatını kurtarabilirsiniz.
Paylaşımlarınızı 3 kasımda bloglarınızda yayınlayarak banada ulaştırırsanız beni bahtiyar edersiniz..
Çınaraltı sohbetlerine amacına uygun şekilde katılımlarınızı bekliyorum..
Şimdiden; günlerin ve gecelerin en hayırlısı olan KADİR GECENİZ mübarek olsun.Cümlemizin duaları kabul görsün..Hayırlı Ramazanlar..
Fakat ne yazıkki; Cenab-ı Allah'ın yaratmış olduğu en üstün varlık olan insan,yaradılış gayesinden uzaklaşma gafletinde bulunabiliyor.Ailedeki yetersiz hatta sıfır eğitimden,yaşanılan ortamdaki kısıtlayıcı kurallardan,dünya hayatının zevkine dalıp vakit bulamamaktan vs..gibi sebepler imanımızı zayıflatıp güçsüzleştiriyor.
Çoğu kişi tanırım; ramazanın 1 inde namaza başlayıp,bayram namazıyla,namazı terkeden..yada başı belaya mı girdi,hastalıkmı geldi çattı..hıhh namaza ve Allah'a olan yalvarış başlar.İşler düzeldimi sen sağ,ben selamet..
Bu kandımaca değil de ne be kardeşim..Allah'ımı kandırıyorsun..haşa..asıl sen kendini kandırıyorsun.Bir farkedebilsen...geç olmadan..
Anlamalıyız ki kişi kendisi kadar,çevresindekilerden de mes'ul..
Kocası,hanımı,çocuğu,akrabası,arkadaşı görüştüğü ulaştığı herkes kişinin vebali altına girer.Ben elimden geldiğince Rabbime yapmam gereken ibadetimi yaparım..ondan bundan bana ne..herkes ne yaparsa yapsın demek bir müslümana yakışmaz.
İnsanlara dinin ve güzel ahlâkın tebliğ edilmesi Allah'ın bir emridir..ve gereğinin yapılması sarttır.Ki böylesi ortamları da o gereğe uygun kullanmakta bir fırsattır...
Allah'ın kulu için nasip ettiği en büyük ve güzel nimet, iman zenginliğidir..
Gelin bu zenginliğe ulaşmak için, Hak için hepberaber kafa yorup el ele verelim..
İçinde yaşayarak, varolduğumuz yüce dinin;hakkı olan kıymeti verelim.
Ulaşabildiğiniz; imanımızı arttıracak..kuvvetlendirecek..zenginleştirecek her türlü yazıyı,görüntüyü vs.. paylaşmanızı sizlerden can-ı gönülden istiyorum.
Kimbilir; belki bu paylaşımınızla bir kişinin ahiret hayatını kurtarabilirsiniz.
Paylaşımlarınızı 3 kasımda bloglarınızda yayınlayarak banada ulaştırırsanız beni bahtiyar edersiniz..
Çınaraltı sohbetlerine amacına uygun şekilde katılımlarınızı bekliyorum..
Şimdiden; günlerin ve gecelerin en hayırlısı olan KADİR GECENİZ mübarek olsun.Cümlemizin duaları kabul görsün..Hayırlı Ramazanlar..
Salı, Ekim 17, 2006
Hiç Böyle Evlenme Olayı Duydunuz mu?
Yüzü simsiyahtı. Ama kendisi boyamamıştı ki! Kaldı ki, kalbi bembeyazdı. Buna rağmen onu basite alanlar vardı. Dedi ki:
– Ya Resûlallah, yüzümün siyahlığı cennete girmeme mani midir?
– Asla!
– O halde beni niçin insanlar hor görüyorlar, kimse bana niçin kızını vermiyor?
– Amir bin Veheb’in evine git ve “Resûlullah selamı var, kerimeni bana nikahlamanı emretti” de.
Siyah yüzlü genç hemen adrestedir. Kızın yanında babaya selamı aynen tebliğ eder ve teklifi de açıkça anlatır.
Baba kızgın, hemen reddeder. Ancak, teklifi dinleyen kızcağız babasını ikaz eder:
– Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcup eder. Ne biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini? Efendimiz (sav)’in o emri tebliğ buyurmadığını? Hemen git, Resûlullah’tan özür dile ve beni o gence nikâhla. Resûlullah’ın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.
Kızının ikazıyla mescide koşan baba özür diler:
– Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Demek ki doğruymuş. Kızımı verdim. Şu anda nikahlısıdır.
Efendimizin gence emri:
– Git, evini hazırla, aile oturacak şekilde döşe.
– Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!..
– Öyle ise Ali’ye, Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a git. Onlar sana ikişer yüz dirhem versinler.
Uçarcasına gider. Onların her biri, emredilenden fazla yardımda bulunurlar ve sıra çarşının yolunu tutmaya gelmiştir. Bir ev hazırlamak için gerekli para elde mevcut. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizedir âdeta...
Çarşı yolunda hızla giderken kulağına bir ses gelir. Önce anlayamaz, duraklar ve nefesi kesilircesine dinler. Evet, evet yanlış anlamamıştır, doğrudur. Ses herkese ilan etmektedir:
– Ey kendini Allah’a asker bilen Müslümanlar!
Derhal atınıza binin, cihada yönelin. Ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz böyle gün için varsınız dünyada! Düşman ani baskın yapacak!
Şimdi ne olacak?.. Cihada mı gitsin, evlenmeye mi?.. Yönünü hemen değiştirir, demirciler çarşısına gider. İlk işi bir kılıç, sonra bir zırh, daha sonra da bir at almak olur. Elindeki paranın hepsini de harcamıştır. Ama cihad için lazım olan silahını da tamamlamıştır...
Sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçar, bekleyen orduya toz duman içinde karışır.
– Bu genç, herhalde Bahreyn’den gelen biridir, derler. Ancak onun siyahlığını fark eden Resûlullah Aleyhisselam:
– Sen Saad mısın? buyurur.
– Evet, deyince de dua eder:
– Ceddine saadetler!..
Kumlu çöllerden geçilir, tozlu yollardan gidilir ve nihayet düşmanla müthiş bir savaş başlar... Herkes cesaretle ileri atılır. Ama içlerinden biri herkesten de cesaretle atılır; saldırdığı tarafın adamlarını sağa sola püskürtür. Neden sonra meydan sakinleşir, düşman kaçmış, müşrikler yok olmuşlardır. Şehitler tespit edilirken, bir ses:
– Allahü Ekber! Evlenmek üzere olan Saad da şehit!
Efendimiz onun cesedi başına gelir, mahzun şekilde bakar:
– Seni Havz-ı Kevserimin başında bekleyeceğim!
Bir hayret nidası daha:
– Allahü Ekber!
Sonra döner, oradakilere hitap eder:
– Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin. Babasına da deyin ki:
– Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Allahü Teâla cennet hurilerini lâyık gördü!
Ve hayret nidaları birbirini takip eder:
– Allahü Ekber! Allahü Ekber!..
– Ya Resûlallah, yüzümün siyahlığı cennete girmeme mani midir?
– Asla!
– O halde beni niçin insanlar hor görüyorlar, kimse bana niçin kızını vermiyor?
– Amir bin Veheb’in evine git ve “Resûlullah selamı var, kerimeni bana nikahlamanı emretti” de.
Siyah yüzlü genç hemen adrestedir. Kızın yanında babaya selamı aynen tebliğ eder ve teklifi de açıkça anlatır.
Baba kızgın, hemen reddeder. Ancak, teklifi dinleyen kızcağız babasını ikaz eder:
– Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcup eder. Ne biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini? Efendimiz (sav)’in o emri tebliğ buyurmadığını? Hemen git, Resûlullah’tan özür dile ve beni o gence nikâhla. Resûlullah’ın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.
Kızının ikazıyla mescide koşan baba özür diler:
– Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Demek ki doğruymuş. Kızımı verdim. Şu anda nikahlısıdır.
Efendimizin gence emri:
– Git, evini hazırla, aile oturacak şekilde döşe.
– Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!..
– Öyle ise Ali’ye, Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a git. Onlar sana ikişer yüz dirhem versinler.
Uçarcasına gider. Onların her biri, emredilenden fazla yardımda bulunurlar ve sıra çarşının yolunu tutmaya gelmiştir. Bir ev hazırlamak için gerekli para elde mevcut. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizedir âdeta...
Çarşı yolunda hızla giderken kulağına bir ses gelir. Önce anlayamaz, duraklar ve nefesi kesilircesine dinler. Evet, evet yanlış anlamamıştır, doğrudur. Ses herkese ilan etmektedir:
– Ey kendini Allah’a asker bilen Müslümanlar!
Derhal atınıza binin, cihada yönelin. Ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz böyle gün için varsınız dünyada! Düşman ani baskın yapacak!
Şimdi ne olacak?.. Cihada mı gitsin, evlenmeye mi?.. Yönünü hemen değiştirir, demirciler çarşısına gider. İlk işi bir kılıç, sonra bir zırh, daha sonra da bir at almak olur. Elindeki paranın hepsini de harcamıştır. Ama cihad için lazım olan silahını da tamamlamıştır...
Sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçar, bekleyen orduya toz duman içinde karışır.
– Bu genç, herhalde Bahreyn’den gelen biridir, derler. Ancak onun siyahlığını fark eden Resûlullah Aleyhisselam:
– Sen Saad mısın? buyurur.
– Evet, deyince de dua eder:
– Ceddine saadetler!..
Kumlu çöllerden geçilir, tozlu yollardan gidilir ve nihayet düşmanla müthiş bir savaş başlar... Herkes cesaretle ileri atılır. Ama içlerinden biri herkesten de cesaretle atılır; saldırdığı tarafın adamlarını sağa sola püskürtür. Neden sonra meydan sakinleşir, düşman kaçmış, müşrikler yok olmuşlardır. Şehitler tespit edilirken, bir ses:
– Allahü Ekber! Evlenmek üzere olan Saad da şehit!
Efendimiz onun cesedi başına gelir, mahzun şekilde bakar:
– Seni Havz-ı Kevserimin başında bekleyeceğim!
Bir hayret nidası daha:
– Allahü Ekber!
Sonra döner, oradakilere hitap eder:
– Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin. Babasına da deyin ki:
– Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Allahü Teâla cennet hurilerini lâyık gördü!
Ve hayret nidaları birbirini takip eder:
– Allahü Ekber! Allahü Ekber!..
Perşembe, Ekim 12, 2006
SECCADENİN FERYADI
~~~Seccadenin feryadi~~~
Uyku;bir çeşit ölüm halidir faniye,ta ki uyanana kadar.Uyanıklık yaşamakla alakalı,yeni bir gün yeni bir doğuş ve belki yeni bir umut eksiği olana,bilene. Yine böyle bir uyku hali anlatacağımız.Gün ışımamış sabah yakındır.Yorgunluğun verdiği ağırlıkla hemen uykuya dalmıştı.Bir iniltiyle uyandı adam.Etraf halen karanlıktı. İniltiyi rüya gördüğüne yordu. Dudakları susuzluktan çatlıyordu, öyle susamıştı. Işıkları yakmadan mutfağa gidip suyunu içti ve yatağına döndü. Tam uyumak üzereyken, aynı inleme sesi tekrar kulaklarını tırmalamaya başladı. Ama rüyamıydı uyanık mıydı farkında değildi. Sesin geldiği yöne doğruldu. O an rüyada olduğuna iyice emin oldu.Çünkü duyduğu sesin sahibi evin tek seccadesiydi. Adam şaşırdı ve korkulu bir sesle -İnleyen sen miydin? -Evet dedi seccade -Niçin ağlıyorsun? Seccade yine içe işleyen bir sesle: - Seni uykundan uyandıran susuzluğunu, doyuncaya kadar, su içerek giderdin. Oysa benim susuzluğumu giderecek kimsem yok! - Nasıl susarsın, sen canlı bile değilsin dedi adam. Seccade: - Benim ihtiyacımda bir nevi sudur ama içtiğin değil. Benim susuzluğumu ancak tövbekar kulların gözyaşları giderir. - Anlamadım dedi adam meraklı gözlerle seccadeye - Ağlarım çünkü ALLAHın kulları; kabrinin aydınlığa ulaşmasını,karanlıklarda kalmamayı, o kutlu günde aydın olmayı isterler. İsterler de bu vakitte kalkıp iki rekat teheccüt namazı kılmazlar. Hep bakarım sana, bir günde kalkıp şükür için iki rekat namaz kılmazsın. -Beni rahat bırak deyip döndü adam. Seccade devam etti. - Ey ALLAHın kulu; bak işte sabah namazının vakti geldi. Ezanlar; namaz uykudan hayırlıdır diye sesleniyor. Ah sabah namazı , ah bu sabah namazı ! Namazlar arasında müstesnadır. Hem kalbe hem de ruha hayat veren bir iksirdir o . Yetmiyor mu ? gece gündüz dünya için koşuşturduğun , Aziz ve Kahhar olan ALLAHın çağrısına neden icabet etmezsin!!! Adam iyice sıkılarak: -Ey seccadem, beni rahat bırak . Gündüz yeterince yoruluyorum, biraz daha uyuyayım deyip yatağın sıcaklığına bıraktı kendini.- Seccade yılmadan adamı uyarmaya ve uyutmamaya uğraşıyordu. - Demek ki sen dünyaya ahretten daha çok önem veriyorsun.Adam iyice öfkelendi: -Yeter artık lütfen konuşma diye bağırdı. Seccade bu çıkışın karşısında önce sustu. Daha sonra sesini iyice alçaltarak ; Ah o fecir vaktindeki adamlar, ah o fecir vaktindeki adamlar dedi. Sen O nurlu peygamberin bu vakit için neler söylediğini bilmez misin. Her kim ki güneş doğmadan ve batmadan evvel namazlarını eda ederse ateşe girmeyecek, Ve yine O güzel insan Kim şu iki namazı (sabah - ikindi veya sabah - yatsı)kılarsa cennete gider. Ve nihayet Münafıklara en ağır gelen namaz sabah ve yatsı namazıdır. Onlar ki o iki namazdaki ecri bilselerdi sürüne sürüne giderlerdiBunun üzerine adam yatağından doğrulup; Haklısın sabah namazı gerçekten önemli dedi.. Seccade: -Öyleyse kalk ve namaz kıl dedi. -Yarın inşALLAH , mutlaka kalkacağım ama bugün çok yorgunum dedi adam. Seccade son bir ümitle ; Bu andan sonra adamda tek kelime duyulmadı. Seccade de bir süre sessiz kaldı. Adam uykuya devam etti. Ama heyhat! Adam ömründeki en uzun uykuyu dalmıştı bile. Seccadenin son sözlerini duyamadı. O an seccade adamın öldüğünü anlayınca kısık bir sesle şunları söylüyordu. -Ey tövbesini yarına erteleyen, bilir misin yarına çıkabileceğini !!! Ölüm pusuda hep, biz dünya için günah işlerken. Süresi de kısıtlı. Gün gelip çatar, farkında olmadan. VE KİM BİLİR BELKİ BUGÜN DE SENİN SON GÜNÜNDÜR...!
Uyku;bir çeşit ölüm halidir faniye,ta ki uyanana kadar.Uyanıklık yaşamakla alakalı,yeni bir gün yeni bir doğuş ve belki yeni bir umut eksiği olana,bilene. Yine böyle bir uyku hali anlatacağımız.Gün ışımamış sabah yakındır.Yorgunluğun verdiği ağırlıkla hemen uykuya dalmıştı.Bir iniltiyle uyandı adam.Etraf halen karanlıktı. İniltiyi rüya gördüğüne yordu. Dudakları susuzluktan çatlıyordu, öyle susamıştı. Işıkları yakmadan mutfağa gidip suyunu içti ve yatağına döndü. Tam uyumak üzereyken, aynı inleme sesi tekrar kulaklarını tırmalamaya başladı. Ama rüyamıydı uyanık mıydı farkında değildi. Sesin geldiği yöne doğruldu. O an rüyada olduğuna iyice emin oldu.Çünkü duyduğu sesin sahibi evin tek seccadesiydi. Adam şaşırdı ve korkulu bir sesle -İnleyen sen miydin? -Evet dedi seccade -Niçin ağlıyorsun? Seccade yine içe işleyen bir sesle: - Seni uykundan uyandıran susuzluğunu, doyuncaya kadar, su içerek giderdin. Oysa benim susuzluğumu giderecek kimsem yok! - Nasıl susarsın, sen canlı bile değilsin dedi adam. Seccade: - Benim ihtiyacımda bir nevi sudur ama içtiğin değil. Benim susuzluğumu ancak tövbekar kulların gözyaşları giderir. - Anlamadım dedi adam meraklı gözlerle seccadeye - Ağlarım çünkü ALLAHın kulları; kabrinin aydınlığa ulaşmasını,karanlıklarda kalmamayı, o kutlu günde aydın olmayı isterler. İsterler de bu vakitte kalkıp iki rekat teheccüt namazı kılmazlar. Hep bakarım sana, bir günde kalkıp şükür için iki rekat namaz kılmazsın. -Beni rahat bırak deyip döndü adam. Seccade devam etti. - Ey ALLAHın kulu; bak işte sabah namazının vakti geldi. Ezanlar; namaz uykudan hayırlıdır diye sesleniyor. Ah sabah namazı , ah bu sabah namazı ! Namazlar arasında müstesnadır. Hem kalbe hem de ruha hayat veren bir iksirdir o . Yetmiyor mu ? gece gündüz dünya için koşuşturduğun , Aziz ve Kahhar olan ALLAHın çağrısına neden icabet etmezsin!!! Adam iyice sıkılarak: -Ey seccadem, beni rahat bırak . Gündüz yeterince yoruluyorum, biraz daha uyuyayım deyip yatağın sıcaklığına bıraktı kendini.- Seccade yılmadan adamı uyarmaya ve uyutmamaya uğraşıyordu. - Demek ki sen dünyaya ahretten daha çok önem veriyorsun.Adam iyice öfkelendi: -Yeter artık lütfen konuşma diye bağırdı. Seccade bu çıkışın karşısında önce sustu. Daha sonra sesini iyice alçaltarak ; Ah o fecir vaktindeki adamlar, ah o fecir vaktindeki adamlar dedi. Sen O nurlu peygamberin bu vakit için neler söylediğini bilmez misin. Her kim ki güneş doğmadan ve batmadan evvel namazlarını eda ederse ateşe girmeyecek, Ve yine O güzel insan Kim şu iki namazı (sabah - ikindi veya sabah - yatsı)kılarsa cennete gider. Ve nihayet Münafıklara en ağır gelen namaz sabah ve yatsı namazıdır. Onlar ki o iki namazdaki ecri bilselerdi sürüne sürüne giderlerdiBunun üzerine adam yatağından doğrulup; Haklısın sabah namazı gerçekten önemli dedi.. Seccade: -Öyleyse kalk ve namaz kıl dedi. -Yarın inşALLAH , mutlaka kalkacağım ama bugün çok yorgunum dedi adam. Seccade son bir ümitle ; Bu andan sonra adamda tek kelime duyulmadı. Seccade de bir süre sessiz kaldı. Adam uykuya devam etti. Ama heyhat! Adam ömründeki en uzun uykuyu dalmıştı bile. Seccadenin son sözlerini duyamadı. O an seccade adamın öldüğünü anlayınca kısık bir sesle şunları söylüyordu. -Ey tövbesini yarına erteleyen, bilir misin yarına çıkabileceğini !!! Ölüm pusuda hep, biz dünya için günah işlerken. Süresi de kısıtlı. Gün gelip çatar, farkında olmadan. VE KİM BİLİR BELKİ BUGÜN DE SENİN SON GÜNÜNDÜR...!
Salı, Ekim 10, 2006
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse..
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse,
Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı,
Merak ediyorum neler yapacağınızı...
Biliyorum ama
Böylesine şerefli bir konuğa açacağınızı en güzel odanızı,
Ona sunacağınız yemeklerin en iyisi olacağını,
Ve inandırmaya çalışacağınızı,
Onu evinizde görüyor olmaktan mutluluk duyacağınızı;
Gerçekten evinizde ona hizmet etmekten alacağınız hazzı.
Fakat söyleyin bana,
Efendimizi evinize doğru gelirken gördüğünüzde,
Onu kapıda mı karşılayacaksınız?
Yoksa onu içeri almadan önce, aceleyle,
Bazı dergileri, gazeteleri çarçabuk saklayıp
Yerine Kur'anı mı koyacaksınız?
Peki hala Amerikan filmlerini seyredecek misiniz televizyonda?
Yoksa kapatmaya mı koşacaksınız aceleyle,
O size kızmadan önce?
Kimbilir? belki de ağzınızdan hiç çıkmamış olmasını mı dilerdiniz,
Hatırlayamadığınız en son çirkin kelimeyi...
Peki ya dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız?
Ve bunun yerine ortalığa,
Kitaplarınızın raflarında tozlanmış,
Hadis kitapları mı çıkaracaksınız?
Hemence içeriye girmesine izin verecek misiniz?
Yoksa teleşla ne yapayım diyerek,
Sağa sola mı koşturacaksınız?
Merak ediyorum:
Eğer Peygamber Efendimiz,
Bir kaç günlüğüne sizinle birlikte yaşasa,
Yapmaya devam edecek misiniz,
Her zaman yaptığınız şeyleri?
Ailenizdeki sohbetler eski halini koruyacak mı?
Her yemekten sonra sofra duası etmeyi,
Yine zor mu bulacaksınız?
Hiç yüzünüzü asmadan,
Oflayıp puflamadan,
Her vakit namazınızı kılacak mısınız?
Ya sabah namazı için,
Sıcacık yatağınızından,
Erkenden fırlayacak mısınız?
Peki ya yine mırıldanacak mısınız,
Her zaman söylediğiniz şarkıları?
Ve okuyacak mısınız,
Her zaman okuduğunuz kitapları?
Peki bilmesine izin verecek misiniz,
Aklınızın ve ruhunuzun beslendiği şeyleri?
Yoksa hiç bilmemesini mi isterdiniz?
Şöyle diyelim ya da:
Gideceğiniz her yere götürebilecek misiniz Peygamberi de?
Yoksa birkaç günlüğüne değişecek mi planlarınız?
Tanıştırmaktan onur duyacak mısınız en yakın arkadaşınızı onunla?
Yoksa hiç karşılaşmamalarını mı umardınız,
Peygamberin ziyareti bitene dek birbirleriyle?
Şimdi söyleyin açık yüreklilikle,
Onun kalmasını ister misiniz sizinle?
Sonsuza dek, hep birlikte...
Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız,
Ziyareti bitip gittiğinde?
Gerçekten bilmek ilgi çekici olabilir değil mi?
Bilmek ve düşünmek,
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse
Yapacağımız şeyleri...
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse,
Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı,
Merak ediyorum neler yapacağınızı ...
İbrahim Sadri
Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı,
Merak ediyorum neler yapacağınızı...
Biliyorum ama
Böylesine şerefli bir konuğa açacağınızı en güzel odanızı,
Ona sunacağınız yemeklerin en iyisi olacağını,
Ve inandırmaya çalışacağınızı,
Onu evinizde görüyor olmaktan mutluluk duyacağınızı;
Gerçekten evinizde ona hizmet etmekten alacağınız hazzı.
Fakat söyleyin bana,
Efendimizi evinize doğru gelirken gördüğünüzde,
Onu kapıda mı karşılayacaksınız?
Yoksa onu içeri almadan önce, aceleyle,
Bazı dergileri, gazeteleri çarçabuk saklayıp
Yerine Kur'anı mı koyacaksınız?
Peki hala Amerikan filmlerini seyredecek misiniz televizyonda?
Yoksa kapatmaya mı koşacaksınız aceleyle,
O size kızmadan önce?
Kimbilir? belki de ağzınızdan hiç çıkmamış olmasını mı dilerdiniz,
Hatırlayamadığınız en son çirkin kelimeyi...
Peki ya dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız?
Ve bunun yerine ortalığa,
Kitaplarınızın raflarında tozlanmış,
Hadis kitapları mı çıkaracaksınız?
Hemence içeriye girmesine izin verecek misiniz?
Yoksa teleşla ne yapayım diyerek,
Sağa sola mı koşturacaksınız?
Merak ediyorum:
Eğer Peygamber Efendimiz,
Bir kaç günlüğüne sizinle birlikte yaşasa,
Yapmaya devam edecek misiniz,
Her zaman yaptığınız şeyleri?
Ailenizdeki sohbetler eski halini koruyacak mı?
Her yemekten sonra sofra duası etmeyi,
Yine zor mu bulacaksınız?
Hiç yüzünüzü asmadan,
Oflayıp puflamadan,
Her vakit namazınızı kılacak mısınız?
Ya sabah namazı için,
Sıcacık yatağınızından,
Erkenden fırlayacak mısınız?
Peki ya yine mırıldanacak mısınız,
Her zaman söylediğiniz şarkıları?
Ve okuyacak mısınız,
Her zaman okuduğunuz kitapları?
Peki bilmesine izin verecek misiniz,
Aklınızın ve ruhunuzun beslendiği şeyleri?
Yoksa hiç bilmemesini mi isterdiniz?
Şöyle diyelim ya da:
Gideceğiniz her yere götürebilecek misiniz Peygamberi de?
Yoksa birkaç günlüğüne değişecek mi planlarınız?
Tanıştırmaktan onur duyacak mısınız en yakın arkadaşınızı onunla?
Yoksa hiç karşılaşmamalarını mı umardınız,
Peygamberin ziyareti bitene dek birbirleriyle?
Şimdi söyleyin açık yüreklilikle,
Onun kalmasını ister misiniz sizinle?
Sonsuza dek, hep birlikte...
Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız,
Ziyareti bitip gittiğinde?
Gerçekten bilmek ilgi çekici olabilir değil mi?
Bilmek ve düşünmek,
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse
Yapacağımız şeyleri...
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse,
Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı,
Merak ediyorum neler yapacağınızı ...
İbrahim Sadri
Pazartesi, Ekim 09, 2006
Şeytanın Dostları..
ŞEYTANIN DOSTLARI
Vehb b. Münebbih (r.a.) anlatıyor:
Allah Teala İblis'e Rasulullah (s.a.v.)'a gitmesini ve soracaklarının tümüne cevap vermesini emrettiğindeRasulüllah'a gider ve görüşmelerinde Peygamberimizin iblise sorduğu sorulardan biriside:"Ümmetim içinde arkadaşların kimlerdir? sorusudur.
İblis:On kişidir, dedi. Şöyle anlattı:
1. Zalim yöneticiler.
2. Kibirli zenginler.
3. Aldatan tüccarlar.
4. İçki içenler.
5. Şarkı söyleyen kadınlar.
6. Zina edenler.
7. Yetim malı yiyenler.
8. Namaza ağır davranan kimseler.
9. Zekata engel olan kimseler.
10. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılıp ahireti unutanlar.
İşte bunlar, benim arkadaşlarım ve kardeşlerimdir.
Vehb b. Münebbih (r.a.) anlatıyor:
Allah Teala İblis'e Rasulullah (s.a.v.)'a gitmesini ve soracaklarının tümüne cevap vermesini emrettiğindeRasulüllah'a gider ve görüşmelerinde Peygamberimizin iblise sorduğu sorulardan biriside:"Ümmetim içinde arkadaşların kimlerdir? sorusudur.
İblis:On kişidir, dedi. Şöyle anlattı:
1. Zalim yöneticiler.
2. Kibirli zenginler.
3. Aldatan tüccarlar.
4. İçki içenler.
5. Şarkı söyleyen kadınlar.
6. Zina edenler.
7. Yetim malı yiyenler.
8. Namaza ağır davranan kimseler.
9. Zekata engel olan kimseler.
10. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılıp ahireti unutanlar.
İşte bunlar, benim arkadaşlarım ve kardeşlerimdir.
Cuma, Ekim 06, 2006
Şeytanın Düşmanları
Vehb b-Munebbih (r.a.) anlatıyor:
Allahu Teâla; İblis'e ,Resulullah(s.a.v.)'a gitmesini ve soracaklarının tümüne cevap vermesini emrettiğinde Resulullah'a gider ve bunun üzerine Resulullah(s.a.v.) ona sorar.
-"Yâ Mel'un! Ümmetimden ne kadar düşmanın var?"
-On beş tanedir,dedikten sonra devam etti:
1.Sensin.
2.Âdil idarecilerdir.
3.Mütevâzi zengindir.
4.Doğru sözlü tüccardır.
5.Allah'tan korkan âlimdir.
6.Nasihat eden mü'mindir.
7.Merhametli kalbe sahip olan mü'mindir.
8.Tevbesinde sabit kalan tevbekârdır.
9.Haramdan sakınan kimsedir.
10.Daima abdestli gezen mü'mindir.
11.Çok sadaka veren mü'mindir.
12.İnsanlara faydalı olan mü'mindir.
13.İnsanlara karşı güzel huylu mü'mindir.
14.Daima Kur'an okuyan hafızdır.
15.İnsanlar uykuda iken,gece namazına kalkan kimsedir.
Allahu Teâla; İblis'e ,Resulullah(s.a.v.)'a gitmesini ve soracaklarının tümüne cevap vermesini emrettiğinde Resulullah'a gider ve bunun üzerine Resulullah(s.a.v.) ona sorar.
-"Yâ Mel'un! Ümmetimden ne kadar düşmanın var?"
-On beş tanedir,dedikten sonra devam etti:
1.Sensin.
2.Âdil idarecilerdir.
3.Mütevâzi zengindir.
4.Doğru sözlü tüccardır.
5.Allah'tan korkan âlimdir.
6.Nasihat eden mü'mindir.
7.Merhametli kalbe sahip olan mü'mindir.
8.Tevbesinde sabit kalan tevbekârdır.
9.Haramdan sakınan kimsedir.
10.Daima abdestli gezen mü'mindir.
11.Çok sadaka veren mü'mindir.
12.İnsanlara faydalı olan mü'mindir.
13.İnsanlara karşı güzel huylu mü'mindir.
14.Daima Kur'an okuyan hafızdır.
15.İnsanlar uykuda iken,gece namazına kalkan kimsedir.
Çarşamba, Ekim 04, 2006
ÇINARALTI SOHBETLERİ "İSTANBUL'UN FETHİ"
Sevgili Şehnaz'ın seçtiği İstanbul konulu çınaraltı sohbetlerine nasıl bir yazı ile katılsam diye düşünürken; İstanbul'u bizim için İstanbul eden fetih değil de ne, diye söylendim..Biraz araştırıp;bilinebilen ama tekrar edilmesi gereken bu bilgileri sizlerle paylaşmak istedim.
İstanbul'un Fethinin Kazandırdıkları ve İkinci Fethe Hazırlık
Hicrî 857 ve Milâdî 29 Mayıs 1453 tarihi İstanbul’un fetih tarihi olduğunu herkes biliyor. Biz, bilinenleri tekrar etmekten ziyâde, fetih münâsebetiyle, fethin İstanbul’a ve bütün dünyaya kazandırdıkları üzerinde durmak istiyoruz.
Resûlüllah’ın Medhine Mâsadak Olan Fetih Ve Fâtih
Fethin müjdesini Hz. Peygamber, “İstanbul mutlaka feth olunacaktır; Onu fetheden komutan ne güzel bir komutandır ve o fetih ordusu da ne güzel bir ordudur” ifadesiyle açıkça ve dokuz asır evvel müjdelemiştir. Bir milyon hadisi ezberine alan İmam Ahmed bin Hanbel’in Müsned adlı eserinde ve Hadis İmamı Hâkim’in Müstedrek adlı eserinde sahih olarak naklettikleri[1] bu doğruluğunda şüphe bulunmayan hadisdeki medhe, başta Hz. Muâviye olmak üzere çok sayıda İslâm Halife si nâil olabilmek için seferler tanzim eylemişlerdir.
Bunların içinde Yıldırım Bâyezid de vardır. En son bu müjdeye nâil olmak isteyen ise, Fâtih ’in babası Sultân Murad II’dir. Fetih hazırlıklarını sürdürürken âlimlerler de meşveret etmiştir. Bir kısım tarihçilerin iddia ettiği gibi isticvâb için değil belki fetih meselesini istifsâr için davet ettiği Hacı Bayram Veli’ye meseleyi açmıştır. Ancak Kur’an ve Sünnet’in mana âlemlerinden haberdar olan Hacı Bayram Veli Hazretleri, bu fethin kendisine değil, oğluna nasib olacağını, çok ince bir mana diliyle, Sultân Murad II’ye hatırlatmıştır. Sultân Murad II’nin Fâtih’i 14 yaşında tahta geçirmesinin altında da bu mana yatmaktadır.
Resûlüllah ’ın verdiği bu müjdeyi, Kur’an da telvîh ve telmîh-leriyle desteklemektedir. Gerçekten Sebe’ Sûresindeki “beldetün tayyibetün” ifâdesinin cifir ilmiyle işâret ettiği tarih, 857 yani İstanbul’un fetih tarihi olan 1453 yılıdır. Kur’an’ın bu ifâdesinden İstanbul’un fetih tarihini çıkaran ise, o asrın ilim ve mana büyüklerinden Mevlânâ Câmi Hazretleridir ki, sonradan Fâtih Sultân Mehmed kendisini İstanbul’a davet etmişse de, Fâtih’in vefâtı münâsebetiyle Konya’ya kadar gelmişken geri dönmüştür[2].
Fethin Dünyaya Ve İslâm Âlemine Kazandırdıkları
Fethin kazandırdıklarını, maddî ve manevi açıdan ele almak gerekinse de, biz her ikisini mezc ederek, bazı mühim neticelerine işâret edeceğiz:
1- Fethin Hukukî Neticeleri
Bilindiği gibi, İstanbul’un fethinden evvel burada Bizans Hâkimiyyeti söz konusuydu ve Hristiyan lık boyasıyla boyanmış Roma Hukuku tatbik ediliyordu. Fâtih Sultân Mehmed, İstanbul’u Allah ’ın yardımı ve kılıcının kuvvetiyle fethedince, bu beldede yeni bir hukuk sistemini yürürlüğe soktu ve bu hukuk sistemi İslâm Hukuku idi. Daha evvel, Bizanslıların vergi, can ve namus konusundaki hak ihlâllerinden bıkan İstanbul ahalisi, Yahudisi ve Hristiyanı ile, İslâmın adâlet düsturlarının bizzat Padişah tara-fından da uygulandığını ve kendilerinin İslâmın teminâtı altında İstanbul’da daha rahat hayat yaşayacaklarını anlayınca, Fâtih’in fetih hareketine direnmek şöyle dursun, çok kısa bir zamanda tam bir şekilde intibâk ettiler. Fetih sırasında yaşanan bazı müşahhas misalleri vermek istiyorum:
İstanbul'daki Kiliselerin Varlığı Fâtih'in Müsamahasının Eseridir
İslâm devletler hukukunun hükümlerine göre, sulh yolu ile fethedilen ülkelerde mevcut olan ehl-i kitâba ait ma'bedlere asla dokunulmaz; ancak yenilerinin inşaasına da müsaade edilmez. Eskiden beri var olanlar tamir edilebilir. Savaş yoluyla fethedilen topraklarda ise, durum tam tersinedir. Yani İslâm hükümdarı, isterse, başka dinlere ait bütün ma'bedleri yok eder ve gayr-i müslimleri de sürgün edebilir. İşte İstanbul, tamamen savaş yoluyla fetholunmuştur. Ayasofya 'nın ve benzeri bazı kilise lerin camiye çevrilişinin meşrutiyet sebebi zikredilen hükümdür[3].
Bu hüküm, İstanbul çapında tatbik edilseydi, İstanbul'daki bütün kilise ve havraların yıkılması gerekirdi. İstanbul'u Allah 'ın yardımı ve kılıcının kuvvetiyle fetheden Fâtih Sultan Mehmed, Ayasofya 'yı cami haline getirdikten sonra, papaz ve hahamlardan oluşan bir heyeti huzurunda kabul eder. Papa z ve hahamlar heyeti, İstanbul'u savaşla fethettiğini, dilerse İstanbul'da hiçbir kilise ve havra bırakmayacağını, bu durumun devletler hukukundan doğan bir hakkı olduğunu Fâtih'e ifâde ederler; ancak kendisine, kendilerine ve ma'bedlerine karşı İstanbul'un sulh yol ile fethetmiş gibi kabul etmesini ve geç de olsa toplu halde huzuruna gelişlerini bu mânâya vesile saymasını ısrarla talep etmişlerdir. Çevresindeki din âlimlerine danışan Fâtih Sultan Mehmed, bu isteklerini geri çevirmemiş ve camiye çevrilenlerin dışında kalan kilise ve havralara, hakkı olduğu halde müdahale etmemiştir.
Günümüze kadar yaşayan kilise ve havraların gerçek sırrının, Fâtih'in din ve vicdan hürriyeti anlayışı olduğunu, Osmanlı Devleti'nin şanlı Şeyhülislâmı Ebussuud Efendi, verdiği bir fetvada vuzuha kavuşturmaktadır Bu fetvanın orijinali aynen şöyledir:
"Merhûm Sultan Muhammed Hân-Aleyh'ir-rahmetü vel'ğuf-rân-hazretleri, Mahmiye-i İstanbul'u ve etrafındaki karyeleri anveten feth eylemiş midir? El-Cevab: Ma'ruf olan anveten fetihdir. Amma kenais-i kadime sulhen fethe delâlet eder. Sene hamsin ve erba'ın ve tis'a-mi'e (945) tarihinde bu husus teftiş olunmuştur. 130 yaşında bir kimesne bulunup Yehud ve Nasara tâifesi el altından Sultan Muhammed Hân ile ittifak edüp Tefrûk'a nusret etmeyecek olub Sultan Muhammed dahi anları seby etmeyüp halleri üzere mukarrer edecek olub bu vechile feth olundu deyu şahadet edüp bu şahadet ile kenâis-i kadîme hali üzere kalmıştır. Ketebehu Ebussuud"[4].
Görülüyor ki, Fâtih Sultan Mehmed'in Sırbistan'da tatbik edeceğini va'd ettiği "Her caminin yanına birer kilise inşasına müsaade" durumu, İstanbul'da da tatbik olunmuştur. Fener'de Abdi Subaşı Mahallesindeki Caminin biti şiğinde Rum Patrikhanesi ile kilisenin mevcudiyet i, Osmanlı Devleti'nin gerçek mânâda din ve vicdan hürriyetini göstermiyor mu? Edirnekapı Caddesinin son kısmında yer alan Mihriman Sultan Camii'nin hemen karşısında bir Rum kilisesinin inşasına müsaade etmek, bu hürriyetin mad-dî delillerinden değil midir? Müslümanların gayr-i müslimler hak-kındaki ulüvv-i cenab ve müsamahasına karşılık, gayr-i müslim devletlerin geçmiş asırlarda, özellikle Endülüs'de; son asırlarda ise Osmanlı hâkimiyetinden çıkan memleketlerde kalan müslüman ahaliye reva gördükleri muâmeleler, tamamen din ve vicdan hürriyetini ihlal ettiğinden, mukayese bile edilemez. İşte fethin huku-kî neticelerinden bir tanesi[5].
Fâtih sultân Mehmed, günümüzdeki Avrupalılar gibi çifte standartlı davranmamıştır. Nazarî planda va'd ettiğini, uygulam adaki bazı hatalar dışında aynen tatbik etmiştir. Bunun canlı bir misalini, zimmî lere tanınan hakları yazılı bir emir ve ahidnâme haline getiren Fâtih Sultan Mehmed'in fetihden sonra İstanbul Galata’daki gayr-i müslimlere verdiği fermânında bulunan şu cümlelerden anlıyoruz:
"Ben Ulu Padişâh ve ulu şehinşâh Sultan Muhammed Hân bin Sultân Murâd'ım. Yemin ederim ki, yeri göğü yaradan Perverdiğar hakkı içün ve Hazret-i Resûlün-Aley'is Salâtü Ve's-Selâm-pâk, münevver, mutahhar ruhu içün ve yedi Mushaf hakkı içün ve yüz yirmi dörtbin peygamber ler hakkı içün, dedem ruhîçün ve babam ruhîçün, benim başım içün ve oğlan ların başîçün, kılıç hakkîçün, şimdiki hâlde Galata'nın halkı;
1. Kendülerin âyinleri ve erkânları ne vechile câri ola-gelirse, yine ol üslûb üzere âdetlerin ve erkânların yerine getüreler. Ben dahi üzerlerine varub kal'alarını yıkub harâb etmeyem.
2. Buyurdum ki, kendülerin malları ve rızıkları ve mülkleri ve mahzenleri ve bağları ve değirmenleri ve gemileri ve sandalları ve bilcümle metâ'ları ve avretleri ve oğlan cıkları ve kulları ve câriyelerin kendülerin ellerinde mukarrer ola, müte'ârız olmayam ve üşendirmeyem.
3. Anlar dahi rençberlik edeler. Gayrı memleketlerim gibi deryâdan ve kurudan sefer edeler, kimesne mâni ve müzâhim olmaa, mu'âf ve müsellem olalar”.
Fetihden sonra asırlarca İstanbul’da tatbik edilen bu ulvî esaslardan dolayıdır ki, hâlâ o günün gayr-i müslim nüfusunun torunları İstanbul’da oturup ticâret yapabilmektedirler ve maalesef müsâmahası ile yaşadıkları Osmanlı ecdâdımıza da hakâret etme cesâretini kendilerinde bulabilmektedirler.
Netice olarak, daha evvel Bizanslıların keyifleri ile başbaşa yürüyen Roma Hukukunun eskimiş kâideleri ve adâlet yerine zulüm dağıtan Bizanslı hâkimler ile hayatını devam ettiren İstanbul Şehri, fetihden sonra, bırakınız insan haklarını karıncanın dahi hukukuna tecâvüz ettirmeyen İslâm Hukuku gibi mükemmel bir hukuk sistemi ve Mahkemede Fâtih ile Rum ustayı aynı iskemleye oturtan Hıdır Bey gibi hâkimleri bulmuştur.
İslâm Hukuku nun hükümlerini derleyen fıkıh kitaplarındaki şer‘î hükümlerin tatbiki yanında, İslâm Hukukunun ülül-emr e tanıdığı içi boş yasama yetkisi kullanılarak başta Devlet Teşkilâtı Kanunnâmesi olmak üzere, 80 küsur Kanunnâme hazırlamak da, yine fethin meyveleri arasında yer alıyordu ve bu uygulam a İslâm Hukuk tarihinde ilk idi.
2- Fethin İlim Alanındaki Neticeleri
İstanbul fethedildiği zaman, buradaki hristiyan ilim adamları hâlâ papazların tesirinde idiler ve hâlâ dünya yuvarlaktır diyenlere kem gözlerle bakmakta idiler. Zaten parlak bir ilim hayatından da bahsedilemezdi. Fetihle beraber, İstanbul ilim aleminin ve özellikle de dünyanın çevresini metre metre ölçmeye çalışan Hoca Çelebi’ler’in, Molla Fenârîlerin ve benzeri allâmelerin merkezi ve otağı haline geldi. Daha evvel eğlencelere ve gayr-ı meşru âlemlere sahne olan İstanbul Sarayları, fetihden sonra ilmî tartışmalara ve her çeşit ilimde yazılan hârika eserlerin devlet büyüklerine takdim ihtifâllerine sahne olmaya başladı.
Dünya’nın ilk büyük Üniversitelerinden biri olan Fâtih Külli-yesi, fethin mühim bir meyvesiydi. Bu Üniversite’de ders kitâb-larından biri İbn-i Sina’n ın El-Kanun Fit-Tıb adlı dev eseri olan Tıbbıye’den tutun da, ders kitâblarından biri Seyyid Şerif Cürcânî’nin Şerh’ül-Mevâkıf adlı kelâm ve felsefe ansiklopedisi olan Medreselere kadar her çeşit ilim okutulmaktaydı. Avrupa’daki Rönesans hareketleri , İstanbul’un fethi ve İstanbul’a getirdiği ilmî havanın tesiriyle başlamıştı. Zira sadece dinî ilimler değil, bilinen ve herkesçe duyulan Fâtih’in toplarını dökecek teknik elemanları yetiştirecek ilim yuvaları İstanbul’da kurulmuştu.
Avrupa nefis muhâsebesi yapmaya başlamıştı. Fâtih’e İstanbul’u fethettiren İslâmın teşvikiyle sonuna kadar açılan ilim kapıları ve ilim adamlarına hürmetti. Kendilerini İstanbul’dan çıkaran ise, dünya dönüyor diyen ilim adamlarını idam edecek kadar cehlin gayyâ kuyusuna dalmalarıydı. Yani Avrupa’daki Rönesans hareketleri, denilebilir ki, İstanbul’un fethiyle başladı. Böylece İstanbul’un fethi, cehâlete esir düşen Avrupa’nın da ilim tarafından fethi demekti.
Fetihden sonra İstanbul, bütün alanlardaki ilim adamları için, hicret edilmesi şart olan bir vatan haline gelmişti.
3- Fethin Siyâsî Ve Sosyal Alanda Kazandırdıkları
Bilindiği gibi, Osmanlı devleti, Osman Bey ve Orhan bey zamanlarında devlet değil bir beylikti. Osmanlı’nın başında bulunanlara sultân veya Padişah değil, bey veya eski tabirle Emîr-i Kebir denmekteydi. I. Murâd Hüdâvendigâr, kendisine Sultân ünvânını verdiyse de, başta Osmanlı’nın manen hâkimi durumunda olan Memlüklüler olmak üzere, hâricî devletler, Osmanlı Devletini müstakil bir devlet olarak görmüyorlardı ve yazış-malarında bahsettiğimiz Emir-i Kebir ünvânını kullanıyorlardı[6]. Bu durumu, Yıldırım Bâyezid kısmen yıkmıştı ki, malum Timur hâdisesi ve fetret devri başladı. İşte Osmanlı Devleti tabirini, hem içeride ve hem de dışarıdaki bütün kesimlere karşı kabul ettiren, İstanbul’un Fâtih tarafından fethi idi ve artık yıkıldığı güne kadar, Osmanlı Devlet-i Aliyyesi tabiri dost ve düşmanın dilinden düşmedi. Cumhuriyetten sonra Osmanlı İmparatorluğu oldu ve bu sene de yeniden Osmanlı devleti haline geldi.
O halde diyebiliriz ki, Osmanlı Devleti, fetih ile devlet haline geldi.
İstanbul’u Dünyanın tek süper devletinin başşehri haline getiren fetih hareketinin, sosyal açıdan da İstanbul’da bir süper değişiklik yaptığını ifâde edebiliriz. Evvela İstanbul’da yaşayan insanlar , asırlarca devam edecek bir huzur ve adâlet ortamı ile tanıştılar. Kumkapı’da, Edirne Kapı’da ve Sultân Ahmed’de, bir tarafdan camilerin minarelerinden ezan sesleri duyulurken ve müminler huzur içinde namaza koşarken, aynı Kumkapı’da ve aynı Edirne Kapı’da Hristiyan lar ve Yahudiler, tıpkı müslümanlar gibi huzur içinde Kilise ve Havralarına koşabiliyorlardı.
Müslüman ve gayr-i müslim bütün İstanbul sâkinleri, öylesine sosyal hizmetlerden yararlanıyorlar ve sosyal yardımlardan istifâde ediyorlardı ki, sadaka taşlarına bırakılan zekât paraları, bazan günlerce bekliyordu da, kimse elini uzatmışordu. Yani sosyal yapıyı, müslümanı ile ve gayr-i müslimi ile ıslâh eylemişti.
4- Ticârî ve İktisâdî Alanda Getirdikleri
İstanbul’un fethi, dünyanın ticâret ve ekonomik dengelerini de değiştirdi. Bir tarafdan keşifleri teşvik ederken, diğer tarafdan, İstanbul’u dünya ticâretinin merkezi haline getirdi. Fâtih zama-nında hazırlanan Dellâliyye ve Gümrük Kanunnâmelerinin hüküm-lerinden anladığımız kadarıyla, Londra , Bağdad, Uzakdoğu ve Rus mallarının önemli bir kısmı, İstanbul’da pazarlanmaktaydı. İstanbul, İpek yolunun finans merkezi olmuştu. Som altından dökülen Muhammedî akçeler, dünya papa çevrelerinde en çok tutulan para birimi haline geldi.
İstanbul’da ticâret, kaidelere bağlandı. İstanbul’a mal getirecek tüccâr, hangi dinden olursa olsun, malından alınacak vergi mikdarını biliyordu. İslâm Hukuku nun verdiği müsaadeye dayanılarak, şehbenderlik denilen ticârî konsolosluklar açılmıştı. Fâtih zamanında Venedikliler ve Rumlara verilen İmtiyâz fermânları bunları açıkça ortaya koyuyordu.
Kısaca İstanbul’un fethi, Rönesans hareketlerini başlatmak ve gayr-i müslimlere adâleti göstermekle, Avrupa için de bir fetih olduğu gibi, hem müslüman Türklerin ve hem de bütün İslâm âleminin medâr-ı iftihârı ve dünyanın da dört yüz yıl boyunca tek süper devleti olması meyvesini vermiştir.
İstanbul, Yeniden ve Ma‘nen Fethedilecek
Birinci dünya savaşından Osmanlı Devleti’nin mağlup ayrılmasıyla ve fethin sembolü olan Ayasofya ’nın müze haline getirilmesiyle, İstanbul, maddeten olmasa dahi manen esâret altına girmiştir. Son yirmi yıldır, İstanbul’daki hayatın fuhşa, eğlenceye ve fethin ruhuna aykırı olan herşeye mağlub düşmesi ise, bu manevî esâreti daha da arttırmıştır.
Ancak nasıl Resûlüllah , İstanbul’un bir “güzel ve bahtiyar bir kumandan” tarafından feth edileceğine işâret eylemiş ise, Âhir zamanda İstanbul’un manen fethedileceğini beş on tane hadisiyle müjdelemiştir. Bu manevî fetih, İstanbul’un İslâm’ın yeniden ihyâsına merkez olması ve bu büyük hareketin sembolü olarak da Ayasofya ’nın minarelerinden “Tekbir” seslerinin yükselmesiyle olacaktır.
Bahtiyardır, bu manevî fetih ordusunda vazife alan ve alacak olan müminler!
Fâtih ’in fethinin 549. yılını kutlarken, yeniden ve ma‘nevî alanda tahakkuk edecek olan ikinci fethi, rahmet-i ilâhiyyeden bekliyor ve “istikbâl inkılâbâtı içinde en yüksek gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacaktır” diyoruz.
İstanbul'un Fethinin Kazandırdıkları ve İkinci Fethe Hazırlık
Hicrî 857 ve Milâdî 29 Mayıs 1453 tarihi İstanbul’un fetih tarihi olduğunu herkes biliyor. Biz, bilinenleri tekrar etmekten ziyâde, fetih münâsebetiyle, fethin İstanbul’a ve bütün dünyaya kazandırdıkları üzerinde durmak istiyoruz.
Resûlüllah’ın Medhine Mâsadak Olan Fetih Ve Fâtih
Fethin müjdesini Hz. Peygamber, “İstanbul mutlaka feth olunacaktır; Onu fetheden komutan ne güzel bir komutandır ve o fetih ordusu da ne güzel bir ordudur” ifadesiyle açıkça ve dokuz asır evvel müjdelemiştir. Bir milyon hadisi ezberine alan İmam Ahmed bin Hanbel’in Müsned adlı eserinde ve Hadis İmamı Hâkim’in Müstedrek adlı eserinde sahih olarak naklettikleri[1] bu doğruluğunda şüphe bulunmayan hadisdeki medhe, başta Hz. Muâviye olmak üzere çok sayıda İslâm Halife si nâil olabilmek için seferler tanzim eylemişlerdir.
Bunların içinde Yıldırım Bâyezid de vardır. En son bu müjdeye nâil olmak isteyen ise, Fâtih ’in babası Sultân Murad II’dir. Fetih hazırlıklarını sürdürürken âlimlerler de meşveret etmiştir. Bir kısım tarihçilerin iddia ettiği gibi isticvâb için değil belki fetih meselesini istifsâr için davet ettiği Hacı Bayram Veli’ye meseleyi açmıştır. Ancak Kur’an ve Sünnet’in mana âlemlerinden haberdar olan Hacı Bayram Veli Hazretleri, bu fethin kendisine değil, oğluna nasib olacağını, çok ince bir mana diliyle, Sultân Murad II’ye hatırlatmıştır. Sultân Murad II’nin Fâtih’i 14 yaşında tahta geçirmesinin altında da bu mana yatmaktadır.
Resûlüllah ’ın verdiği bu müjdeyi, Kur’an da telvîh ve telmîh-leriyle desteklemektedir. Gerçekten Sebe’ Sûresindeki “beldetün tayyibetün” ifâdesinin cifir ilmiyle işâret ettiği tarih, 857 yani İstanbul’un fetih tarihi olan 1453 yılıdır. Kur’an’ın bu ifâdesinden İstanbul’un fetih tarihini çıkaran ise, o asrın ilim ve mana büyüklerinden Mevlânâ Câmi Hazretleridir ki, sonradan Fâtih Sultân Mehmed kendisini İstanbul’a davet etmişse de, Fâtih’in vefâtı münâsebetiyle Konya’ya kadar gelmişken geri dönmüştür[2].
Fethin Dünyaya Ve İslâm Âlemine Kazandırdıkları
Fethin kazandırdıklarını, maddî ve manevi açıdan ele almak gerekinse de, biz her ikisini mezc ederek, bazı mühim neticelerine işâret edeceğiz:
1- Fethin Hukukî Neticeleri
Bilindiği gibi, İstanbul’un fethinden evvel burada Bizans Hâkimiyyeti söz konusuydu ve Hristiyan lık boyasıyla boyanmış Roma Hukuku tatbik ediliyordu. Fâtih Sultân Mehmed, İstanbul’u Allah ’ın yardımı ve kılıcının kuvvetiyle fethedince, bu beldede yeni bir hukuk sistemini yürürlüğe soktu ve bu hukuk sistemi İslâm Hukuku idi. Daha evvel, Bizanslıların vergi, can ve namus konusundaki hak ihlâllerinden bıkan İstanbul ahalisi, Yahudisi ve Hristiyanı ile, İslâmın adâlet düsturlarının bizzat Padişah tara-fından da uygulandığını ve kendilerinin İslâmın teminâtı altında İstanbul’da daha rahat hayat yaşayacaklarını anlayınca, Fâtih’in fetih hareketine direnmek şöyle dursun, çok kısa bir zamanda tam bir şekilde intibâk ettiler. Fetih sırasında yaşanan bazı müşahhas misalleri vermek istiyorum:
İstanbul'daki Kiliselerin Varlığı Fâtih'in Müsamahasının Eseridir
İslâm devletler hukukunun hükümlerine göre, sulh yolu ile fethedilen ülkelerde mevcut olan ehl-i kitâba ait ma'bedlere asla dokunulmaz; ancak yenilerinin inşaasına da müsaade edilmez. Eskiden beri var olanlar tamir edilebilir. Savaş yoluyla fethedilen topraklarda ise, durum tam tersinedir. Yani İslâm hükümdarı, isterse, başka dinlere ait bütün ma'bedleri yok eder ve gayr-i müslimleri de sürgün edebilir. İşte İstanbul, tamamen savaş yoluyla fetholunmuştur. Ayasofya 'nın ve benzeri bazı kilise lerin camiye çevrilişinin meşrutiyet sebebi zikredilen hükümdür[3].
Bu hüküm, İstanbul çapında tatbik edilseydi, İstanbul'daki bütün kilise ve havraların yıkılması gerekirdi. İstanbul'u Allah 'ın yardımı ve kılıcının kuvvetiyle fetheden Fâtih Sultan Mehmed, Ayasofya 'yı cami haline getirdikten sonra, papaz ve hahamlardan oluşan bir heyeti huzurunda kabul eder. Papa z ve hahamlar heyeti, İstanbul'u savaşla fethettiğini, dilerse İstanbul'da hiçbir kilise ve havra bırakmayacağını, bu durumun devletler hukukundan doğan bir hakkı olduğunu Fâtih'e ifâde ederler; ancak kendisine, kendilerine ve ma'bedlerine karşı İstanbul'un sulh yol ile fethetmiş gibi kabul etmesini ve geç de olsa toplu halde huzuruna gelişlerini bu mânâya vesile saymasını ısrarla talep etmişlerdir. Çevresindeki din âlimlerine danışan Fâtih Sultan Mehmed, bu isteklerini geri çevirmemiş ve camiye çevrilenlerin dışında kalan kilise ve havralara, hakkı olduğu halde müdahale etmemiştir.
Günümüze kadar yaşayan kilise ve havraların gerçek sırrının, Fâtih'in din ve vicdan hürriyeti anlayışı olduğunu, Osmanlı Devleti'nin şanlı Şeyhülislâmı Ebussuud Efendi, verdiği bir fetvada vuzuha kavuşturmaktadır Bu fetvanın orijinali aynen şöyledir:
"Merhûm Sultan Muhammed Hân-Aleyh'ir-rahmetü vel'ğuf-rân-hazretleri, Mahmiye-i İstanbul'u ve etrafındaki karyeleri anveten feth eylemiş midir? El-Cevab: Ma'ruf olan anveten fetihdir. Amma kenais-i kadime sulhen fethe delâlet eder. Sene hamsin ve erba'ın ve tis'a-mi'e (945) tarihinde bu husus teftiş olunmuştur. 130 yaşında bir kimesne bulunup Yehud ve Nasara tâifesi el altından Sultan Muhammed Hân ile ittifak edüp Tefrûk'a nusret etmeyecek olub Sultan Muhammed dahi anları seby etmeyüp halleri üzere mukarrer edecek olub bu vechile feth olundu deyu şahadet edüp bu şahadet ile kenâis-i kadîme hali üzere kalmıştır. Ketebehu Ebussuud"[4].
Görülüyor ki, Fâtih Sultan Mehmed'in Sırbistan'da tatbik edeceğini va'd ettiği "Her caminin yanına birer kilise inşasına müsaade" durumu, İstanbul'da da tatbik olunmuştur. Fener'de Abdi Subaşı Mahallesindeki Caminin biti şiğinde Rum Patrikhanesi ile kilisenin mevcudiyet i, Osmanlı Devleti'nin gerçek mânâda din ve vicdan hürriyetini göstermiyor mu? Edirnekapı Caddesinin son kısmında yer alan Mihriman Sultan Camii'nin hemen karşısında bir Rum kilisesinin inşasına müsaade etmek, bu hürriyetin mad-dî delillerinden değil midir? Müslümanların gayr-i müslimler hak-kındaki ulüvv-i cenab ve müsamahasına karşılık, gayr-i müslim devletlerin geçmiş asırlarda, özellikle Endülüs'de; son asırlarda ise Osmanlı hâkimiyetinden çıkan memleketlerde kalan müslüman ahaliye reva gördükleri muâmeleler, tamamen din ve vicdan hürriyetini ihlal ettiğinden, mukayese bile edilemez. İşte fethin huku-kî neticelerinden bir tanesi[5].
Fâtih sultân Mehmed, günümüzdeki Avrupalılar gibi çifte standartlı davranmamıştır. Nazarî planda va'd ettiğini, uygulam adaki bazı hatalar dışında aynen tatbik etmiştir. Bunun canlı bir misalini, zimmî lere tanınan hakları yazılı bir emir ve ahidnâme haline getiren Fâtih Sultan Mehmed'in fetihden sonra İstanbul Galata’daki gayr-i müslimlere verdiği fermânında bulunan şu cümlelerden anlıyoruz:
"Ben Ulu Padişâh ve ulu şehinşâh Sultan Muhammed Hân bin Sultân Murâd'ım. Yemin ederim ki, yeri göğü yaradan Perverdiğar hakkı içün ve Hazret-i Resûlün-Aley'is Salâtü Ve's-Selâm-pâk, münevver, mutahhar ruhu içün ve yedi Mushaf hakkı içün ve yüz yirmi dörtbin peygamber ler hakkı içün, dedem ruhîçün ve babam ruhîçün, benim başım içün ve oğlan ların başîçün, kılıç hakkîçün, şimdiki hâlde Galata'nın halkı;
1. Kendülerin âyinleri ve erkânları ne vechile câri ola-gelirse, yine ol üslûb üzere âdetlerin ve erkânların yerine getüreler. Ben dahi üzerlerine varub kal'alarını yıkub harâb etmeyem.
2. Buyurdum ki, kendülerin malları ve rızıkları ve mülkleri ve mahzenleri ve bağları ve değirmenleri ve gemileri ve sandalları ve bilcümle metâ'ları ve avretleri ve oğlan cıkları ve kulları ve câriyelerin kendülerin ellerinde mukarrer ola, müte'ârız olmayam ve üşendirmeyem.
3. Anlar dahi rençberlik edeler. Gayrı memleketlerim gibi deryâdan ve kurudan sefer edeler, kimesne mâni ve müzâhim olmaa, mu'âf ve müsellem olalar”.
Fetihden sonra asırlarca İstanbul’da tatbik edilen bu ulvî esaslardan dolayıdır ki, hâlâ o günün gayr-i müslim nüfusunun torunları İstanbul’da oturup ticâret yapabilmektedirler ve maalesef müsâmahası ile yaşadıkları Osmanlı ecdâdımıza da hakâret etme cesâretini kendilerinde bulabilmektedirler.
Netice olarak, daha evvel Bizanslıların keyifleri ile başbaşa yürüyen Roma Hukukunun eskimiş kâideleri ve adâlet yerine zulüm dağıtan Bizanslı hâkimler ile hayatını devam ettiren İstanbul Şehri, fetihden sonra, bırakınız insan haklarını karıncanın dahi hukukuna tecâvüz ettirmeyen İslâm Hukuku gibi mükemmel bir hukuk sistemi ve Mahkemede Fâtih ile Rum ustayı aynı iskemleye oturtan Hıdır Bey gibi hâkimleri bulmuştur.
İslâm Hukuku nun hükümlerini derleyen fıkıh kitaplarındaki şer‘î hükümlerin tatbiki yanında, İslâm Hukukunun ülül-emr e tanıdığı içi boş yasama yetkisi kullanılarak başta Devlet Teşkilâtı Kanunnâmesi olmak üzere, 80 küsur Kanunnâme hazırlamak da, yine fethin meyveleri arasında yer alıyordu ve bu uygulam a İslâm Hukuk tarihinde ilk idi.
2- Fethin İlim Alanındaki Neticeleri
İstanbul fethedildiği zaman, buradaki hristiyan ilim adamları hâlâ papazların tesirinde idiler ve hâlâ dünya yuvarlaktır diyenlere kem gözlerle bakmakta idiler. Zaten parlak bir ilim hayatından da bahsedilemezdi. Fetihle beraber, İstanbul ilim aleminin ve özellikle de dünyanın çevresini metre metre ölçmeye çalışan Hoca Çelebi’ler’in, Molla Fenârîlerin ve benzeri allâmelerin merkezi ve otağı haline geldi. Daha evvel eğlencelere ve gayr-ı meşru âlemlere sahne olan İstanbul Sarayları, fetihden sonra ilmî tartışmalara ve her çeşit ilimde yazılan hârika eserlerin devlet büyüklerine takdim ihtifâllerine sahne olmaya başladı.
Dünya’nın ilk büyük Üniversitelerinden biri olan Fâtih Külli-yesi, fethin mühim bir meyvesiydi. Bu Üniversite’de ders kitâb-larından biri İbn-i Sina’n ın El-Kanun Fit-Tıb adlı dev eseri olan Tıbbıye’den tutun da, ders kitâblarından biri Seyyid Şerif Cürcânî’nin Şerh’ül-Mevâkıf adlı kelâm ve felsefe ansiklopedisi olan Medreselere kadar her çeşit ilim okutulmaktaydı. Avrupa’daki Rönesans hareketleri , İstanbul’un fethi ve İstanbul’a getirdiği ilmî havanın tesiriyle başlamıştı. Zira sadece dinî ilimler değil, bilinen ve herkesçe duyulan Fâtih’in toplarını dökecek teknik elemanları yetiştirecek ilim yuvaları İstanbul’da kurulmuştu.
Avrupa nefis muhâsebesi yapmaya başlamıştı. Fâtih’e İstanbul’u fethettiren İslâmın teşvikiyle sonuna kadar açılan ilim kapıları ve ilim adamlarına hürmetti. Kendilerini İstanbul’dan çıkaran ise, dünya dönüyor diyen ilim adamlarını idam edecek kadar cehlin gayyâ kuyusuna dalmalarıydı. Yani Avrupa’daki Rönesans hareketleri, denilebilir ki, İstanbul’un fethiyle başladı. Böylece İstanbul’un fethi, cehâlete esir düşen Avrupa’nın da ilim tarafından fethi demekti.
Fetihden sonra İstanbul, bütün alanlardaki ilim adamları için, hicret edilmesi şart olan bir vatan haline gelmişti.
3- Fethin Siyâsî Ve Sosyal Alanda Kazandırdıkları
Bilindiği gibi, Osmanlı devleti, Osman Bey ve Orhan bey zamanlarında devlet değil bir beylikti. Osmanlı’nın başında bulunanlara sultân veya Padişah değil, bey veya eski tabirle Emîr-i Kebir denmekteydi. I. Murâd Hüdâvendigâr, kendisine Sultân ünvânını verdiyse de, başta Osmanlı’nın manen hâkimi durumunda olan Memlüklüler olmak üzere, hâricî devletler, Osmanlı Devletini müstakil bir devlet olarak görmüyorlardı ve yazış-malarında bahsettiğimiz Emir-i Kebir ünvânını kullanıyorlardı[6]. Bu durumu, Yıldırım Bâyezid kısmen yıkmıştı ki, malum Timur hâdisesi ve fetret devri başladı. İşte Osmanlı Devleti tabirini, hem içeride ve hem de dışarıdaki bütün kesimlere karşı kabul ettiren, İstanbul’un Fâtih tarafından fethi idi ve artık yıkıldığı güne kadar, Osmanlı Devlet-i Aliyyesi tabiri dost ve düşmanın dilinden düşmedi. Cumhuriyetten sonra Osmanlı İmparatorluğu oldu ve bu sene de yeniden Osmanlı devleti haline geldi.
O halde diyebiliriz ki, Osmanlı Devleti, fetih ile devlet haline geldi.
İstanbul’u Dünyanın tek süper devletinin başşehri haline getiren fetih hareketinin, sosyal açıdan da İstanbul’da bir süper değişiklik yaptığını ifâde edebiliriz. Evvela İstanbul’da yaşayan insanlar , asırlarca devam edecek bir huzur ve adâlet ortamı ile tanıştılar. Kumkapı’da, Edirne Kapı’da ve Sultân Ahmed’de, bir tarafdan camilerin minarelerinden ezan sesleri duyulurken ve müminler huzur içinde namaza koşarken, aynı Kumkapı’da ve aynı Edirne Kapı’da Hristiyan lar ve Yahudiler, tıpkı müslümanlar gibi huzur içinde Kilise ve Havralarına koşabiliyorlardı.
Müslüman ve gayr-i müslim bütün İstanbul sâkinleri, öylesine sosyal hizmetlerden yararlanıyorlar ve sosyal yardımlardan istifâde ediyorlardı ki, sadaka taşlarına bırakılan zekât paraları, bazan günlerce bekliyordu da, kimse elini uzatmışordu. Yani sosyal yapıyı, müslümanı ile ve gayr-i müslimi ile ıslâh eylemişti.
4- Ticârî ve İktisâdî Alanda Getirdikleri
İstanbul’un fethi, dünyanın ticâret ve ekonomik dengelerini de değiştirdi. Bir tarafdan keşifleri teşvik ederken, diğer tarafdan, İstanbul’u dünya ticâretinin merkezi haline getirdi. Fâtih zama-nında hazırlanan Dellâliyye ve Gümrük Kanunnâmelerinin hüküm-lerinden anladığımız kadarıyla, Londra , Bağdad, Uzakdoğu ve Rus mallarının önemli bir kısmı, İstanbul’da pazarlanmaktaydı. İstanbul, İpek yolunun finans merkezi olmuştu. Som altından dökülen Muhammedî akçeler, dünya papa çevrelerinde en çok tutulan para birimi haline geldi.
İstanbul’da ticâret, kaidelere bağlandı. İstanbul’a mal getirecek tüccâr, hangi dinden olursa olsun, malından alınacak vergi mikdarını biliyordu. İslâm Hukuku nun verdiği müsaadeye dayanılarak, şehbenderlik denilen ticârî konsolosluklar açılmıştı. Fâtih zamanında Venedikliler ve Rumlara verilen İmtiyâz fermânları bunları açıkça ortaya koyuyordu.
Kısaca İstanbul’un fethi, Rönesans hareketlerini başlatmak ve gayr-i müslimlere adâleti göstermekle, Avrupa için de bir fetih olduğu gibi, hem müslüman Türklerin ve hem de bütün İslâm âleminin medâr-ı iftihârı ve dünyanın da dört yüz yıl boyunca tek süper devleti olması meyvesini vermiştir.
İstanbul, Yeniden ve Ma‘nen Fethedilecek
Birinci dünya savaşından Osmanlı Devleti’nin mağlup ayrılmasıyla ve fethin sembolü olan Ayasofya ’nın müze haline getirilmesiyle, İstanbul, maddeten olmasa dahi manen esâret altına girmiştir. Son yirmi yıldır, İstanbul’daki hayatın fuhşa, eğlenceye ve fethin ruhuna aykırı olan herşeye mağlub düşmesi ise, bu manevî esâreti daha da arttırmıştır.
Ancak nasıl Resûlüllah , İstanbul’un bir “güzel ve bahtiyar bir kumandan” tarafından feth edileceğine işâret eylemiş ise, Âhir zamanda İstanbul’un manen fethedileceğini beş on tane hadisiyle müjdelemiştir. Bu manevî fetih, İstanbul’un İslâm’ın yeniden ihyâsına merkez olması ve bu büyük hareketin sembolü olarak da Ayasofya ’nın minarelerinden “Tekbir” seslerinin yükselmesiyle olacaktır.
Bahtiyardır, bu manevî fetih ordusunda vazife alan ve alacak olan müminler!
Fâtih ’in fethinin 549. yılını kutlarken, yeniden ve ma‘nevî alanda tahakkuk edecek olan ikinci fethi, rahmet-i ilâhiyyeden bekliyor ve “istikbâl inkılâbâtı içinde en yüksek gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacaktır” diyoruz.
Cuma, Eylül 29, 2006
NAR...

Pazardan Aldım Bir Tane
Pazarlarda-manavlarda yeni yeni boy göstermeye başladı nar. Ramazan ayı boyunca güllaç ve muhallebi üstlerinde göreceğiniz nar taneleri ufak tefek olsa da, faydaları saymakla bitmez.
Adeta bir antibiyotik diyebileceğimiz nar, bağışıklık sistemini güçlendirmekten kolesterolü dengelemeye kadar her konuda oldukça başarılı. İşte narın faydalarından birkaç örnek:
1)İçerdiği antioksidanlar sayesinde vücudun savunma sistemini güçlendirir.
2)Nar suyu cilt ve prostat kanserine karşı koruyucu etkiye sahiptir.
3)Damar tıkanıklığını %44 oranında geriletir.
4)ACE enzimlerini engelleyerek tansiyon düşürücü etkiye neden olur.
5)Kabuğu alkaloit ve glikozitler içerir. Kabuğunun suyu ciltteki yaraları ve enfeksiyonları iyileştirici etkiler gösterir.
Nar suyunun son zamanlarda oldukça popüler bir içecek olmasına şaşırmamak gerek. Doktorlar özelikle sonbahar ve kış aylarında portakal, mandalina ve limonun yanı sıra narın da sıkılarak tüketilebileceğini ve bunun başta grip olmak üzere çoğu hastalığa karşı koruyucu etkisi olduğunu belirtiyorlar. 1 bardak nar suyu, 2 kadeh kırmızı şaraba, 10 bardak yeşil çaya ve 4 bardak kızılcık suyuna eşdeğer antioksidan madde içeriyor. Narda ayrıca C vitamini, demir ve potasyum da var. Kısacası, tane tane yiyemiyorsanız bile günde bir bardak nar suyu tüketiminin sağlığınız için yararları oldukça fazla. Özellikle de havaların serinlemeye başladığı ve enfeksiyon hastalıkları açısından en riskli döneme girdiğimiz bu günlerde...
Pazardan bir tane aldığınız nar, sadece bin taneli değil aynı zamanda bin faydalı. İster tane tane, ister suyunu tüketin; bu doğal sağlık kaynağından vücudunuzu mahrum etmeyin.
formdakal.com
Pazartesi, Eylül 25, 2006
Mülk Sûresi..
Mülk Suresi’ni neden çokça okumalıyız?
PROF. DR. DAVUT AYDÜZ
Mülk Sûresi, Mekke’de inmiş ve 30 âyettir. Adını birinci âyette geçen “el-mülk” kelimesinden almıştır. Ayrıca Tebâreke, Münciye, Mücâdele, Mâni’a, Vâkiye adları ile anılır.
Sûrede Allah’ın kâinattaki kudretine dikkat çekilerek, ölmüşleri diriltmeye de kâdir olduğu belirtilir. Allah’ın insanlara olan nimetleri hatırlatılır ve âhirete inanmayanların kötü sonuçlarına, âhirette gerçeklerin ortaya çıkacağına, kimlerin sapık ve kimlerin doğru yolda olduklarının orada belli olacağına işâret edilerek sûre tamamlanır.
Mülk (Tebareke) Suresi’nin fazileti1. İbn Abbas (ra)’dan şöyle rivayet edilmiştir: “Sevgili Peygamberimiz’in (sas) ashâbından birisi bir kabrin üzerine çadırını kurmuştu, ancak onun bir kabir olduğunu bilmiyordu. Bir de baktı ki, orada bir adam Mülk (Tebâreke) Sûresi’ni okuyor. Sonuna kadar okudu. Bunun üzerine çadır sahibi Hz. Peygamber’e gelerek, “Ey Allah’ın Resûlü, ben çadırımı bir kabir üzerine kurmuşum; fakat onun bir kabir olduğunu bilmiyordum. Baktım ki orada bir adam Mülk Sûresi’ni okuyor, sonuna kadar okudu. Resûlullah (sas) buyurdu ki: “O sûre Mânia’dır. O zatı kabir azâbından kurtarır.”2. Ebu Hüreyre’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Allah Resûlü (sas) buyurdu ki: “Kur’an’da otuz âyetli bir sûre bir adama şefaat etti. Nihayet o, bağışlandı. İşte bu sûre Mülk Sûresi’dir.” 3. Câbir (ra)’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Peygamber Efendimiz (sas) Secde ve Mülk sûrelerini okumadan uyumazdı.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an, 9)4. Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sas) buyurdular ki: “Kur’ân-ı Kerim’de otuz âyetlik (şanı yüce) bir sûre vardır. Bu sûre (kendisini okuyan) kimseye (kıyamet günü) şefaat eder ve Allah’ın onu affetmesini sağlar. Bu sûre Tebârekellezî bi-Yedihi’l-Mülk’tür.” 5. Tirmizî’de, İbnu Abbas (ra) Resûlullah’ın (sas) şöyle dediğini belirtir: “Bu sûre (kabir azabına veya kabir azabına sebep olan günahlara karşı) engeldir, bu sûre kurtuluş sebebidir, kişiyi kabir azabından kurtarır.” (Tirmizî, Sevab-ül Kur’an-9) Âlûsî der ki: “Bu sûrenin fazîleti hakkında zikredilen haberlerden dolayı söz konusu sûrenin her gece okunmasının mendub olduğu söylenmiştir. Ben de temyiz yaşından beri bu sûreyi okumaya devam ediyorum. Beni buna muvaffak kılan Allah’a hamd eder, bundan böyle de yardım ve kabulünü dilerim.” (Âlûsî, Rûhu’l-Meânî).
ZAMAN-AİLEM
PROF. DR. DAVUT AYDÜZ
Mülk Sûresi, Mekke’de inmiş ve 30 âyettir. Adını birinci âyette geçen “el-mülk” kelimesinden almıştır. Ayrıca Tebâreke, Münciye, Mücâdele, Mâni’a, Vâkiye adları ile anılır.
Sûrede Allah’ın kâinattaki kudretine dikkat çekilerek, ölmüşleri diriltmeye de kâdir olduğu belirtilir. Allah’ın insanlara olan nimetleri hatırlatılır ve âhirete inanmayanların kötü sonuçlarına, âhirette gerçeklerin ortaya çıkacağına, kimlerin sapık ve kimlerin doğru yolda olduklarının orada belli olacağına işâret edilerek sûre tamamlanır.
Mülk (Tebareke) Suresi’nin fazileti1. İbn Abbas (ra)’dan şöyle rivayet edilmiştir: “Sevgili Peygamberimiz’in (sas) ashâbından birisi bir kabrin üzerine çadırını kurmuştu, ancak onun bir kabir olduğunu bilmiyordu. Bir de baktı ki, orada bir adam Mülk (Tebâreke) Sûresi’ni okuyor. Sonuna kadar okudu. Bunun üzerine çadır sahibi Hz. Peygamber’e gelerek, “Ey Allah’ın Resûlü, ben çadırımı bir kabir üzerine kurmuşum; fakat onun bir kabir olduğunu bilmiyordum. Baktım ki orada bir adam Mülk Sûresi’ni okuyor, sonuna kadar okudu. Resûlullah (sas) buyurdu ki: “O sûre Mânia’dır. O zatı kabir azâbından kurtarır.”2. Ebu Hüreyre’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Allah Resûlü (sas) buyurdu ki: “Kur’an’da otuz âyetli bir sûre bir adama şefaat etti. Nihayet o, bağışlandı. İşte bu sûre Mülk Sûresi’dir.” 3. Câbir (ra)’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Peygamber Efendimiz (sas) Secde ve Mülk sûrelerini okumadan uyumazdı.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an, 9)4. Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sas) buyurdular ki: “Kur’ân-ı Kerim’de otuz âyetlik (şanı yüce) bir sûre vardır. Bu sûre (kendisini okuyan) kimseye (kıyamet günü) şefaat eder ve Allah’ın onu affetmesini sağlar. Bu sûre Tebârekellezî bi-Yedihi’l-Mülk’tür.” 5. Tirmizî’de, İbnu Abbas (ra) Resûlullah’ın (sas) şöyle dediğini belirtir: “Bu sûre (kabir azabına veya kabir azabına sebep olan günahlara karşı) engeldir, bu sûre kurtuluş sebebidir, kişiyi kabir azabından kurtarır.” (Tirmizî, Sevab-ül Kur’an-9) Âlûsî der ki: “Bu sûrenin fazîleti hakkında zikredilen haberlerden dolayı söz konusu sûrenin her gece okunmasının mendub olduğu söylenmiştir. Ben de temyiz yaşından beri bu sûreyi okumaya devam ediyorum. Beni buna muvaffak kılan Allah’a hamd eder, bundan böyle de yardım ve kabulünü dilerim.” (Âlûsî, Rûhu’l-Meânî).
ZAMAN-AİLEM
Pazar, Eylül 24, 2006
Cumartesi, Eylül 16, 2006
Allah’ın himayesinde olmak istiyor mususunuz?
Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor: “Allah yedi kimseyi, kendi rahmet gölgesinden başka sığınak olmayan kıyamet gününde, kendi rahmet gölgesi altında himaye buyuracaktır. (İlki) âdil imam,
(ikincisi) ömrünü ibadet neş’esi içinde geçiren genç,
(üçüncüsü) mescitlere dilbeste olan kimse,
(dördüncüsü) Allah için birbirini sevip, Allah için bir araya gelen ve Allah için birbirinden ayrılan iki insandan her biri,
(beşincisi) makam ve cemal sahibi bir kadının talebi anında (nefsine başkaldırıp) “Ben Allah’tan korkarım.” diyen adam,
(altıncısı) solundakine infak ettiği şeyden, sağındaki bir şey hissetmeyecek şekilde sadakasını gizli eda eden,
(yedincisi) yapayalnızken Allah’ı anıp da gözleri yaşlarla dolan.” (Buhari, Ezan, 36; Müslim, Zekat, 91)
Kimsenin kimseye destek olamayacağı, himaye ve iltimasların bir işe yaramayacağı, seslerin kesildiği, canların gelip gırtlaklara dayandığı, başların dönüp bakışların bulandığı o dehşetli günde tek sığınak vardır; o da Allah’ın himâyesinin gölgesidir. bu gölgeden yararlanacak kimseler hadis-i şerife göre şunlardır:
1. Dünyada sorumluluğunun şuurunda olan ve uhdesine aldığı emânetlere riâyetle hak, adalet ve istikâmeti temsil eden lider ve devlet reisi.
2. Nefsânîliğin en azgın olduğu dönemlerde, bedenî ve cismanî arzularına rağmen, kendini Hakk’a kulluğa adamış delikanlı.
3. Kulluk arzusu ve neşvesi, cismânî isteklerinin önünde ve kalbi sürekli mescitlerde atan ibâdet eri.
4. Birbirlerini Allah için seven, bir araya geldiklerinde Allah için bir araya gelen, ayrılırken de Allah için ayrılan, Hak rızasını, Hak sevgisini mihrâb edinmiş muhabbet fedâileri.
5. İffet ve ismetini muhafazada fevkalâde hassas, şehevânî isteklerine karşı alabildiğine kararlı ve nefsin fena tekliflerini, “Ben Allah’tan korkarım.” düşünce ve çığlıklarıyla savabilen babayiğit. 6. Allah’a karşı sadâkat ve vefâsının remzi olarak, dişinden, tırnağından artırıp, Hak rızâsı için infak ettiği malını, kıskançlığa varan bir ruh hâletiyle, Allah’tan başka kimsenin bilmesini arzu etmeyen, hem öyle etmeyen ki, sağına infak ettiğini solundakinden saklamaya çalışan ihlâs ve civanmertlik kahramanı.
7. Yalnızlık anlarını tefekkür ve murâkabe ile buudlaştıran, yer yer gönlünde bestelediği duygularını gözyaşlarıyla seslendiren, her zaman irâde gücünü Allah’tan alan ve bu bir dalgakıran mahiyetindeki o müthiş irâdesiyle günaha girme arzularını kırıp darmadağınık eden his ve gönül erleridir.
M.ALİ NEFER
ZAMAN-AİLEM
(ikincisi) ömrünü ibadet neş’esi içinde geçiren genç,
(üçüncüsü) mescitlere dilbeste olan kimse,
(dördüncüsü) Allah için birbirini sevip, Allah için bir araya gelen ve Allah için birbirinden ayrılan iki insandan her biri,
(beşincisi) makam ve cemal sahibi bir kadının talebi anında (nefsine başkaldırıp) “Ben Allah’tan korkarım.” diyen adam,
(altıncısı) solundakine infak ettiği şeyden, sağındaki bir şey hissetmeyecek şekilde sadakasını gizli eda eden,
(yedincisi) yapayalnızken Allah’ı anıp da gözleri yaşlarla dolan.” (Buhari, Ezan, 36; Müslim, Zekat, 91)
Kimsenin kimseye destek olamayacağı, himaye ve iltimasların bir işe yaramayacağı, seslerin kesildiği, canların gelip gırtlaklara dayandığı, başların dönüp bakışların bulandığı o dehşetli günde tek sığınak vardır; o da Allah’ın himâyesinin gölgesidir. bu gölgeden yararlanacak kimseler hadis-i şerife göre şunlardır:
1. Dünyada sorumluluğunun şuurunda olan ve uhdesine aldığı emânetlere riâyetle hak, adalet ve istikâmeti temsil eden lider ve devlet reisi.
2. Nefsânîliğin en azgın olduğu dönemlerde, bedenî ve cismanî arzularına rağmen, kendini Hakk’a kulluğa adamış delikanlı.
3. Kulluk arzusu ve neşvesi, cismânî isteklerinin önünde ve kalbi sürekli mescitlerde atan ibâdet eri.
4. Birbirlerini Allah için seven, bir araya geldiklerinde Allah için bir araya gelen, ayrılırken de Allah için ayrılan, Hak rızasını, Hak sevgisini mihrâb edinmiş muhabbet fedâileri.
5. İffet ve ismetini muhafazada fevkalâde hassas, şehevânî isteklerine karşı alabildiğine kararlı ve nefsin fena tekliflerini, “Ben Allah’tan korkarım.” düşünce ve çığlıklarıyla savabilen babayiğit. 6. Allah’a karşı sadâkat ve vefâsının remzi olarak, dişinden, tırnağından artırıp, Hak rızâsı için infak ettiği malını, kıskançlığa varan bir ruh hâletiyle, Allah’tan başka kimsenin bilmesini arzu etmeyen, hem öyle etmeyen ki, sağına infak ettiğini solundakinden saklamaya çalışan ihlâs ve civanmertlik kahramanı.
7. Yalnızlık anlarını tefekkür ve murâkabe ile buudlaştıran, yer yer gönlünde bestelediği duygularını gözyaşlarıyla seslendiren, her zaman irâde gücünü Allah’tan alan ve bu bir dalgakıran mahiyetindeki o müthiş irâdesiyle günaha girme arzularını kırıp darmadağınık eden his ve gönül erleridir.
M.ALİ NEFER
ZAMAN-AİLEM
Cuma, Eylül 15, 2006
Çınaraltı Sohbetleri

Ne doyumsuzdur değilmi?...
İlgilendigin veya çok sevdiğin konuları; kafana göre birini denk getirdiğin zaman, konuşmak ve paylaşmak..Karşındakinin fikirlerini almak yada senin fikirlerinin önemsenerek dinlenmesi ayrı bir haz verir insana..
Eminim; herkesi, böyle ortamlar mutlu eder.
Sevgili arkadaşım, Şehnaz,
böyle ortamlar yaratarak ,çeşitli konularda fikir ve bilgi paylaşımları olabilmesi niyetiyle:
Çınaraltı Sohbetleri adlı kültür etkinliği hazırladı.
Umarım,bu yeni blog amacına ulaşarak herkese faydalı olur.
Sevgiler...
Perşembe, Eylül 07, 2006
Çarşamba, Eylül 06, 2006
Tarhana..

Geçtiğimiz cuma gün; kayınvalidemle tarhana yaptık.Yada yapamadık mı desem...Kayınvalidem bizde yattı birgün evvel..(bizim balkon geniş olduğundan bizde yapalım dedik) Sabahleyin erkenden annem dökmeye başladı.Lakin gram güneş yok..Üstüne birde soğuk mu soğuk hava...Hamur kurumak bilmedi.Öğlenler oldu aksamlar oldu bizim tarhana daha olmadı.Birgün evvel kaynatmıştık tarhananın pişirgisini.. Normalde hamuru 3 gün bekletiriz.Aradan çıkarıverelim derken havanın azizliğine uğradık. Gece 12 gibi biraz ovulma tavına geldi.Yorgunluğumuza rağmen azalsın diye, 01.30 kadar ovaladık.Zavallı annem daha fazla dayanamadı ertesi gün edelim diye, yarım bıraktık.Sabahtan gece yarılarına kadar tarhananın içinden çıkmadı.Üstelik kar soğuğu gibi soğuk vardı.Donduk..Cumartesi sabah kaldığımız yerden devam edip nihayetinde tarhanamızı bitirdik..Allah nasip ederse kışın tarhana çorbası pişirirken daha bir kıymetle pişireceğim artık...Pişirmesiyle 3 günümüze mal oldu.Hastalanınca ilaç parası vermekde yok..Hemen tarhana çorbası....

Tarhana yaptığımız gün; mutlaka tarhananın pişirgisinden yeriz.Acılı bir ömür olur.Onunla ilgili yazımı teldolaba koydum...
Salı, Eylül 05, 2006
Öpücük Kutusundan...
Selma, 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu, bana geldiğinde 8yaşındaydı. Selma'nın onu psikolojik olarak susmaya iten, "seçicikonuşmazlık" dediğimiz sürece getiren olaylar beş yaşındaykenbaşlamıştı. Selma, beş kardeşi, anne ve babasıyla kendi halinde normal biyasam sürerken , bir gün annesi hastalanıyor. O dönemlerde beşyaşlarında. Kendisinden büyük iki abla, bir ağabey ve kendisinden küçük iki kardeş daha var.. Küçük kardeşin yeni doğduğu dönemde anne ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşıyor. Uzun süre tedavi görüyor. Yoğun uğraşılara rağmen iyileşmiyor. Hastane ortamından evine gidip songünlerini evinde huzur içinde yaşasın diye doktorlar tarafından eve gönderiliyor. Birkaç ay evde babaanne , hala ve benzeri yakın akrabalarınyardımıyla yaşatılıyor. Birgün hayata gözlerini kapatıyor.Anneye en fazla ihtiyaç duyulan dönemde anne, Selma'nın hayatından çıkıp gidiyor.Aradan 1,5 yıl geçiyor. Kendi hallerinde bir şekilde yaşamaya alışıyorlar. Büyük kızlar evde yemek yapıp, en küçük çocuklara annelikyaparken, Selma babasıyla birlikte dükkanda çalışıyor. Dükkanları evinhemen alt katında olduğu için baba endişe duymadan iş hayatına devam ediyor. Çocuklarını kimseye muhtac etmeden yük etmeden idare ediyor.Bir gün ablalar ve ağabey, kardeşlerini alarak yakın akrabalarına gidiyorlar.Selma babasının yanından ayrılmıyor. Çok ısrar ediyorlar ama istemedigi için gitmiyor. Babası da gitmemesine ses çıkarmıyor. Öğleden sonra baba kız dükkanı temizlemeye başlıyorlar. Selma babasının istediği gibi heryeri bi güzel temizleyip süpürüyor. Daha sonra radyoyu açıyor. Müzik dinlemeye başlıyor. Ancak dışardan gelen sesler nedeniyle müziği duyamadığı için, sesini iyice açıyor. Babası da başının ağrıdığını söyleyerek müziğin sesini kısmasını istiyor. Selma, babasının söylediğini duymamış gibi yapıyor. Hani çocuklar sıklıkla yaparlar ya.. Bir süresonra babası, başının çok ağrıdığını söylüyor. Yüzü asılıyor. Selma,gidip gelip babayı kontrol ediyor baş ağrısı geçti mi diye.Babası baş agrısına dayanamayarak eve ilaç almaya çıkıyor. Sıcaktan bunaldığını, kendini kötü hissettiğini söylüyor. Dükkana dikkat etmesini hemen bi ağrı kesici alıp geleceğini de ekliyor. Eve çıkıyor. Aradan epey zaman geçmesine rağmen baba yok. Bekliyor baba yok. Merak edipyukarıya babasına bakmaya çıkıyor. Eve giriyor. Babasına sesleniyor.Cevap yok. Tam oturma odasına giriyor ki babası o anda Selmanıngözleri önünde kalp krizi geçirmeye başlıyor. Selma babasınınçırpınmalarına, yerde tırmalamasına...vs. şahit oluyor. Babası sonnefesini verip yerde cansız yatarken, uyandırmaya çalışıyor.Babasıuyanmıyor... Camdan aşağı doğru bağırmaya başlıyor:"İmdat.. Babama bişey oldu... Yardım edin!.." kısa süre içinde ev mahalle halkıyla doluyor... Cenaze işlemleri bitince 1,5 yıl önce anneleri ölen bualtı kardeşin ne olacağı tartışması başlıyor.. kimi "yanımıza alalım",kimi "yuvaya verelim", kimi de "hepsine birden nasıl bkacağız"diyor. Ensonunda akrabalar aralarında anlaşıyorlar."herbirimiz birisini alalım.Böylece çocuklar yurtlarda perişan olmaz, arada sırada da olsabirbirlerini görürler." Diye düşünüyorlar. Selma' yı çok sevdiği halasıalıyor. İki yıldır Selma yanlarında ve hiç konuşmuyor.Duyduklarım beni çok etkilemişti. Daha önce gidilen uzmanların isimleribeni endişelendirmişti. Bir yandan da bir şeyler yapabilirim belki diye düşünmeden edemiyordum.Hikayesinden çok etkilendigim bu kızı meraklabekliyordum. Halası olan biteni tek tek anlattı."Gelinimiz ve ağabeyimin ölümünden sonra ben de onu bir türlü mutluedemedim. İki yıldır yüzü hiç gülmüyor. Kendiliğinden hiç bir şey yapmıyor. Sadece konuşmasa neyse ama sanki kurulmuş bir robot gibi.örneğinsofraya oturup yemek yiyeceğiz " Hadi Selma sofraya otur!" diyoruz oturuyor. Hadi Selma artık kalkabilirsin demeden kalkmıyor. Önceleri aldırmadık. Baktık olmadı karşımıza aldık uzun uzun konuştuk anlattık. Ona evimizin bi kızı oldugunu, evdeki herkes kadar her şeye hakkı oldugunu...hiçbirisi fayda etmedi. Zamanla öfkelenip inadını kırmak için bazı taktikler uygulamaya başladık. Sofra hazır olunca gel otur demedik, açkaldıgı günler oldu. Ya da artık kalkabilirsin demedik saatlerce sofrada oturdu. Hadi artık uyu demedik , sabaha kadar koltukta öyle oturdu. Vicdanın yoksa söyleme..."Onunla yaptığım ilk seans dün gibi aklımda. Hal hareketleri dinlemiyormuş gibi ama tüm alıcılarını bana cevirdiğini hissettiğim tavırları.- Biliyor musun ben seni çok sevdim- ......- Vallahi çok ciddiyim, çok sevdim.- .....- Ne güzel hiç konuşmuyorsun, diğer çocuklar gibi kafamı şişirmiyorsun ..Gözlerimin içine bakıp gülümsemesini saklamak ister gibi dudaklarını ısırarak başını salladı.- Biliyor musun bazen çocukların hayatlarında bazı şeyler yolunda gitmiyor, benim işimse bunları yoluna koymak. Beni dinlediğini biliyorum...hatta benimle konustugunu bile hissediyorum. Çocuklar benden yardım isterler, ben de onlara yardım ederim. Bu hep böyle oldu.- .......- Ama şu an işler değişti. Sana yardım etmeyi ben istiyorum. Eğer bana yardım edersen , izin verirsen seni susturan şeyin ne oldugunu bulurum.Gerçekten... inan bana...izin verir misin? Başını salladı! Evetbaşını salladı!- Elimde bazı resimler var, o resimleri cocuklara gösteriyorum onlar da bana resimlerle ilgili hikayeler anlatıyorlar. Onlar bana hikaye anlatınca ben de onların mutlu olmasını sağlıyorum. Yani bütün sır hikayede.Biliyorum sen konuşmuyorsun. Ama hikaye anlatmak istersen, konustugunu kimseye söylemem. Bu ikimizin sırrı olur. Anlaştık mı?Bir süre düşündü. Başını saga sola salladı. Evetle hayır arasında gidipgeliyordu.Birden evet anlamına gelecek şekilde başını salladı. Karşımdaydı... ben ona resimler gösteriyordum o da bana hikayeler anlatıyordu. İşimizbittiğinde ona çok teşekür ettim. Anlattıklarını analiz etmeye bile gerek yoktu. O kadar saf, o kadar temiz, o kadar kendi hikayesini anlatmıştıki... Selma!nın bilinçaltı karmakarışıktı. İşte Selma'nın analizden geçmesine bile gerek bırakmayan, halasını dinlerken gözyaslarına boğan,beni analiz yaparken hıçkırıklara boğan hikayesi..."Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar bir ülke varmış. Bu ülkede annebabasıyla yaşayan çok mutlu çocuklar varmış. Çocuklar kardeş kardeş hepoynarlarmış, anne babaları onlara hiç kızmazlarmış. Bir gün bu çocukların annesi hastalanmış. Çocuklar çok üzülmüş. Ama kimse çocukların üzüldüğünüanlamamış. Anneyi hep hastaneye götürmüşler. İlaçlar vermişler. hem de acıacı ilaçlar. Anne, sırf çocuklarını yalnız bırakmamak için içmiş bütün oacı ilaçları. Çocuklara hep annelerinin iyileşeceği söylenmiş. Bir gün anneyi eve getirmişler.Çocuklar anne geldi diye çok mutlu olmuşlar. Anne hep yatakta yatmaya başlamış. artık cocuklarına yemekler yapmıyormuş. Çocuklar çok üzülmüşler.Annelerinin yanında oyunlar oynamaya başlamışlar. Annelerinin yanında niye oynuyorlarmış biliyor musun ? Anneleri eğlensin diye. Ama babaanneleri hepkızıyormuş onlara. "Gürültü yapıp durmayın. Anneniz zaten sizin yüzünüzden hastalandı" diye. çocuklar çok yaramazlık yaptı diye anne hastalanmış meger. Çocuklar da anne iyileşsin diye onu eğlendirmek istiyorlarmış ama kimse anlamıyormuş. herkes çocuklarını azarlayınca anneleri de cok üzülüyormuş..Birgün anne ölmüş. Herkes ağlamış. Çocuklar annenin neden öldüğünü anlamış. Yaramazlık yaptılar diye. Çocuklar evde babalarıyla yaşamaya başlamışlar. Bir gün anane gelip yemek yaparken, çocuklar gürültü yapmışlar. Anneanne onlara kızmış "kızım sizin yüzünüzden hasta oldu. Hiç annenizin sözünü dinlemediniz hasta ettiniz kızımı. Sizin yüzünüzden deöldü. Sözümü dinlemeyip gürültü yapar, çok konuşursanız beni de öldürüp ortada kalacaksınız. Kim bakacak size?" demiş. Bir gün Selma , babasıyla dükkanda oturuyormuş. Ablaları kardeşleri amcalarına gitmişler. selma babasınınyanından ayrılmak istememiş. Hiç gürültü yapmadan hep babasına yardım ediyormuş. Anneleri çocuklar evde yokken hastalanmış ya. Babası yalnızkalır hastalanır diye yalnız bırakmak istemiyormus. Babaları çocuklarınıhiç kızmıyormuş zaten. Gürültü yaptıklarında bile.. Selma dükkanda babasına yardım etmiş, her yeri mis gibi yapmış. Elleri de acımış biraz.Radyoyu açmış. Babasının başı ağrımış. "Kızım kapat şunun sesini" demiş.Selma duymuş ama duymamazlıktan gelmiş. En sevdiği müzikler varmış. Babasıbiraz sonra eve gitmiş. İlaç alıp gelecekmiş. Gitmiş gelmemiş. Selmanın aklına hemen anneannesiyle babaannesinin söyledikleri gelmiş. Annesi zaten cocukların yaramazlıgı yüzünden ölmüştü ya. Selma çok korkmuş eve çıkmış.Babasını aramış. Odaya girince bi bakmış, babası bişeyler yapıyor. Selma çok korkmuş. Babası Selmaya "git"der gibi işaretler yapmış. Selma gitmemiş. Babası yerde uyumaya başlayınca uyandırmaya çalışmış. Uyandıramayınca ağlamaya başlayıp komşuları çağırmış. Sonra ev kalabalık olmuş. Selma kimseye söyleyememiş ama çoküzülmüş.. babası " git " dediği halde gitmemiş. Yine babasının sözünü dinlememiş. Eger gitseydi, müziğin sesini açıp babasının başını ağrıtmasaydı babası ölmeyecekti. Selma'nın yüzünden öldü. akrabalar çocukları paylaşmışlar. Selma ablalarından ayrılmak istememiş. Küçükkardeşini de çok seviyormuş. Halası yanına gelip "kızım sen artık benimkızımsın bizimle yaşayacaksın" demiş Selma çok mutlu olmuş. Öyle mutlu olmuş ki, halasını çok seviyormuş, istediği zaman Kardeşlerime götürürler,diye düşünmüş.. Halasının evine gidince "artık bunlar benim yeni annebabam" demiş kendi kendine. Ama birden korkmaya başlamış. "Annemle babamı ben öldürdüm. Yaramazlık yaptım sözlerini dinlemedim. Yeni annemi babamı çok seviyorum. Ya onlara da bişey olursa ben ne yaparım.?" Sonra aklına bişey gelmiş. Gece yatmadan önce yatağının başucuna oturup dua etmeyebaşlamış. "Allahım .. ben çok yaramaz bir kızım. Annem babam benimyüzümden öldü. Halamlar çok iyi insanlar. Ne olur benim yüzümden onları dayanına alma. Eğer onları da alırsan ben kimin yanında kalırım? Ne olurAllahım bana yardım et. Hiç konuşmamam için bana yardım et. Ne zamangürültü yapıp söz dinlemesem annem babam ölüyor. Hep susmam için banayardım et Allahım. Ne söylerlerse yapacağım, onlar söylemeden hiç bişey yapmayacağım... ne olur onları benden alma!.." O günden sonra Selma hiç konuşmamış. Gülmemiş. "Eğer gülersem evde gürültü olur, başları ağrıyıp ölürler" diye korkmuş. Hep susmuş..Hikayesi bitince Selma gözlerimin içine baktı ve ekledi; "Biliyor musun?Hala her gece dua ediyorum. Allahım nolur konusmayayım, konusmamam için bana yardım et! Diye. Bazen çok mutlu oluyorum. O zaman çok korkuyorum sevinçten çığlık atarım da gürültü olur, annem ölür diye" O küçükbedeniyle ne kadar büyük bir görev üstlenmişti. Kaçımız en konuşkan, engeveze çağımızda kendimizi susturmayı başarabiliriz ki? Kaçımız birdondurma alındıgında bile sevinç çığlıkları atabilecekken, bu yogunduyguyu bastırıp susmaya devam edebiliriz ki? Kaçımız?Bu kadar sevilmek... bu kadar değer verilmek...
Psikolog / Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu "Öpücük kutusu" adlı kitabından...
Selma, 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu, bana geldiğinde 8yaşındaydı. Selma'nın onu psikolojik olarak susmaya iten, "seçicikonuşmazlık" dediğimiz sürece getiren olaylar beş yaşındaykenbaşlamıştı. Selma, beş kardeşi, anne ve babasıyla kendi halinde normal biyasam sürerken , bir gün annesi hastalanıyor. O dönemlerde beşyaşlarında. Kendisinden büyük iki abla, bir ağabey ve kendisinden küçük iki kardeş daha var.. Küçük kardeşin yeni doğduğu dönemde anne ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşıyor. Uzun süre tedavi görüyor. Yoğun uğraşılara rağmen iyileşmiyor. Hastane ortamından evine gidip songünlerini evinde huzur içinde yaşasın diye doktorlar tarafından eve gönderiliyor. Birkaç ay evde babaanne , hala ve benzeri yakın akrabalarınyardımıyla yaşatılıyor. Birgün hayata gözlerini kapatıyor.Anneye en fazla ihtiyaç duyulan dönemde anne, Selma'nın hayatından çıkıp gidiyor.Aradan 1,5 yıl geçiyor. Kendi hallerinde bir şekilde yaşamaya alışıyorlar. Büyük kızlar evde yemek yapıp, en küçük çocuklara annelikyaparken, Selma babasıyla birlikte dükkanda çalışıyor. Dükkanları evinhemen alt katında olduğu için baba endişe duymadan iş hayatına devam ediyor. Çocuklarını kimseye muhtac etmeden yük etmeden idare ediyor.Bir gün ablalar ve ağabey, kardeşlerini alarak yakın akrabalarına gidiyorlar.Selma babasının yanından ayrılmıyor. Çok ısrar ediyorlar ama istemedigi için gitmiyor. Babası da gitmemesine ses çıkarmıyor. Öğleden sonra baba kız dükkanı temizlemeye başlıyorlar. Selma babasının istediği gibi heryeri bi güzel temizleyip süpürüyor. Daha sonra radyoyu açıyor. Müzik dinlemeye başlıyor. Ancak dışardan gelen sesler nedeniyle müziği duyamadığı için, sesini iyice açıyor. Babası da başının ağrıdığını söyleyerek müziğin sesini kısmasını istiyor. Selma, babasının söylediğini duymamış gibi yapıyor. Hani çocuklar sıklıkla yaparlar ya.. Bir süresonra babası, başının çok ağrıdığını söylüyor. Yüzü asılıyor. Selma,gidip gelip babayı kontrol ediyor baş ağrısı geçti mi diye.Babası baş agrısına dayanamayarak eve ilaç almaya çıkıyor. Sıcaktan bunaldığını, kendini kötü hissettiğini söylüyor. Dükkana dikkat etmesini hemen bi ağrı kesici alıp geleceğini de ekliyor. Eve çıkıyor. Aradan epey zaman geçmesine rağmen baba yok. Bekliyor baba yok. Merak edipyukarıya babasına bakmaya çıkıyor. Eve giriyor. Babasına sesleniyor.Cevap yok. Tam oturma odasına giriyor ki babası o anda Selmanıngözleri önünde kalp krizi geçirmeye başlıyor. Selma babasınınçırpınmalarına, yerde tırmalamasına...vs. şahit oluyor. Babası sonnefesini verip yerde cansız yatarken, uyandırmaya çalışıyor.Babasıuyanmıyor... Camdan aşağı doğru bağırmaya başlıyor:"İmdat.. Babama bişey oldu... Yardım edin!.." kısa süre içinde ev mahalle halkıyla doluyor... Cenaze işlemleri bitince 1,5 yıl önce anneleri ölen bualtı kardeşin ne olacağı tartışması başlıyor.. kimi "yanımıza alalım",kimi "yuvaya verelim", kimi de "hepsine birden nasıl bkacağız"diyor. Ensonunda akrabalar aralarında anlaşıyorlar."herbirimiz birisini alalım.Böylece çocuklar yurtlarda perişan olmaz, arada sırada da olsabirbirlerini görürler." Diye düşünüyorlar. Selma' yı çok sevdiği halasıalıyor. İki yıldır Selma yanlarında ve hiç konuşmuyor.Duyduklarım beni çok etkilemişti. Daha önce gidilen uzmanların isimleribeni endişelendirmişti. Bir yandan da bir şeyler yapabilirim belki diye düşünmeden edemiyordum.Hikayesinden çok etkilendigim bu kızı meraklabekliyordum. Halası olan biteni tek tek anlattı."Gelinimiz ve ağabeyimin ölümünden sonra ben de onu bir türlü mutluedemedim. İki yıldır yüzü hiç gülmüyor. Kendiliğinden hiç bir şey yapmıyor. Sadece konuşmasa neyse ama sanki kurulmuş bir robot gibi.örneğinsofraya oturup yemek yiyeceğiz " Hadi Selma sofraya otur!" diyoruz oturuyor. Hadi Selma artık kalkabilirsin demeden kalkmıyor. Önceleri aldırmadık. Baktık olmadı karşımıza aldık uzun uzun konuştuk anlattık. Ona evimizin bi kızı oldugunu, evdeki herkes kadar her şeye hakkı oldugunu...hiçbirisi fayda etmedi. Zamanla öfkelenip inadını kırmak için bazı taktikler uygulamaya başladık. Sofra hazır olunca gel otur demedik, açkaldıgı günler oldu. Ya da artık kalkabilirsin demedik saatlerce sofrada oturdu. Hadi artık uyu demedik , sabaha kadar koltukta öyle oturdu. Vicdanın yoksa söyleme..."Onunla yaptığım ilk seans dün gibi aklımda. Hal hareketleri dinlemiyormuş gibi ama tüm alıcılarını bana cevirdiğini hissettiğim tavırları.- Biliyor musun ben seni çok sevdim- ......- Vallahi çok ciddiyim, çok sevdim.- .....- Ne güzel hiç konuşmuyorsun, diğer çocuklar gibi kafamı şişirmiyorsun ..Gözlerimin içine bakıp gülümsemesini saklamak ister gibi dudaklarını ısırarak başını salladı.- Biliyor musun bazen çocukların hayatlarında bazı şeyler yolunda gitmiyor, benim işimse bunları yoluna koymak. Beni dinlediğini biliyorum...hatta benimle konustugunu bile hissediyorum. Çocuklar benden yardım isterler, ben de onlara yardım ederim. Bu hep böyle oldu.- .......- Ama şu an işler değişti. Sana yardım etmeyi ben istiyorum. Eğer bana yardım edersen , izin verirsen seni susturan şeyin ne oldugunu bulurum.Gerçekten... inan bana...izin verir misin? Başını salladı! Evetbaşını salladı!- Elimde bazı resimler var, o resimleri cocuklara gösteriyorum onlar da bana resimlerle ilgili hikayeler anlatıyorlar. Onlar bana hikaye anlatınca ben de onların mutlu olmasını sağlıyorum. Yani bütün sır hikayede.Biliyorum sen konuşmuyorsun. Ama hikaye anlatmak istersen, konustugunu kimseye söylemem. Bu ikimizin sırrı olur. Anlaştık mı?Bir süre düşündü. Başını saga sola salladı. Evetle hayır arasında gidipgeliyordu.Birden evet anlamına gelecek şekilde başını salladı. Karşımdaydı... ben ona resimler gösteriyordum o da bana hikayeler anlatıyordu. İşimizbittiğinde ona çok teşekür ettim. Anlattıklarını analiz etmeye bile gerek yoktu. O kadar saf, o kadar temiz, o kadar kendi hikayesini anlatmıştıki... Selma!nın bilinçaltı karmakarışıktı. İşte Selma'nın analizden geçmesine bile gerek bırakmayan, halasını dinlerken gözyaslarına boğan,beni analiz yaparken hıçkırıklara boğan hikayesi..."Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar bir ülke varmış. Bu ülkede annebabasıyla yaşayan çok mutlu çocuklar varmış. Çocuklar kardeş kardeş hepoynarlarmış, anne babaları onlara hiç kızmazlarmış. Bir gün bu çocukların annesi hastalanmış. Çocuklar çok üzülmüş. Ama kimse çocukların üzüldüğünüanlamamış. Anneyi hep hastaneye götürmüşler. İlaçlar vermişler. hem de acıacı ilaçlar. Anne, sırf çocuklarını yalnız bırakmamak için içmiş bütün oacı ilaçları. Çocuklara hep annelerinin iyileşeceği söylenmiş. Bir gün anneyi eve getirmişler.Çocuklar anne geldi diye çok mutlu olmuşlar. Anne hep yatakta yatmaya başlamış. artık cocuklarına yemekler yapmıyormuş. Çocuklar çok üzülmüşler.Annelerinin yanında oyunlar oynamaya başlamışlar. Annelerinin yanında niye oynuyorlarmış biliyor musun ? Anneleri eğlensin diye. Ama babaanneleri hepkızıyormuş onlara. "Gürültü yapıp durmayın. Anneniz zaten sizin yüzünüzden hastalandı" diye. çocuklar çok yaramazlık yaptı diye anne hastalanmış meger. Çocuklar da anne iyileşsin diye onu eğlendirmek istiyorlarmış ama kimse anlamıyormuş. herkes çocuklarını azarlayınca anneleri de cok üzülüyormuş..Birgün anne ölmüş. Herkes ağlamış. Çocuklar annenin neden öldüğünü anlamış. Yaramazlık yaptılar diye. Çocuklar evde babalarıyla yaşamaya başlamışlar. Bir gün anane gelip yemek yaparken, çocuklar gürültü yapmışlar. Anneanne onlara kızmış "kızım sizin yüzünüzden hasta oldu. Hiç annenizin sözünü dinlemediniz hasta ettiniz kızımı. Sizin yüzünüzden deöldü. Sözümü dinlemeyip gürültü yapar, çok konuşursanız beni de öldürüp ortada kalacaksınız. Kim bakacak size?" demiş. Bir gün Selma , babasıyla dükkanda oturuyormuş. Ablaları kardeşleri amcalarına gitmişler. selma babasınınyanından ayrılmak istememiş. Hiç gürültü yapmadan hep babasına yardım ediyormuş. Anneleri çocuklar evde yokken hastalanmış ya. Babası yalnızkalır hastalanır diye yalnız bırakmak istemiyormus. Babaları çocuklarınıhiç kızmıyormuş zaten. Gürültü yaptıklarında bile.. Selma dükkanda babasına yardım etmiş, her yeri mis gibi yapmış. Elleri de acımış biraz.Radyoyu açmış. Babasının başı ağrımış. "Kızım kapat şunun sesini" demiş.Selma duymuş ama duymamazlıktan gelmiş. En sevdiği müzikler varmış. Babasıbiraz sonra eve gitmiş. İlaç alıp gelecekmiş. Gitmiş gelmemiş. Selmanın aklına hemen anneannesiyle babaannesinin söyledikleri gelmiş. Annesi zaten cocukların yaramazlıgı yüzünden ölmüştü ya. Selma çok korkmuş eve çıkmış.Babasını aramış. Odaya girince bi bakmış, babası bişeyler yapıyor. Selma çok korkmuş. Babası Selmaya "git"der gibi işaretler yapmış. Selma gitmemiş. Babası yerde uyumaya başlayınca uyandırmaya çalışmış. Uyandıramayınca ağlamaya başlayıp komşuları çağırmış. Sonra ev kalabalık olmuş. Selma kimseye söyleyememiş ama çoküzülmüş.. babası " git " dediği halde gitmemiş. Yine babasının sözünü dinlememiş. Eger gitseydi, müziğin sesini açıp babasının başını ağrıtmasaydı babası ölmeyecekti. Selma'nın yüzünden öldü. akrabalar çocukları paylaşmışlar. Selma ablalarından ayrılmak istememiş. Küçükkardeşini de çok seviyormuş. Halası yanına gelip "kızım sen artık benimkızımsın bizimle yaşayacaksın" demiş Selma çok mutlu olmuş. Öyle mutlu olmuş ki, halasını çok seviyormuş, istediği zaman Kardeşlerime götürürler,diye düşünmüş.. Halasının evine gidince "artık bunlar benim yeni annebabam" demiş kendi kendine. Ama birden korkmaya başlamış. "Annemle babamı ben öldürdüm. Yaramazlık yaptım sözlerini dinlemedim. Yeni annemi babamı çok seviyorum. Ya onlara da bişey olursa ben ne yaparım.?" Sonra aklına bişey gelmiş. Gece yatmadan önce yatağının başucuna oturup dua etmeyebaşlamış. "Allahım .. ben çok yaramaz bir kızım. Annem babam benimyüzümden öldü. Halamlar çok iyi insanlar. Ne olur benim yüzümden onları dayanına alma. Eğer onları da alırsan ben kimin yanında kalırım? Ne olurAllahım bana yardım et. Hiç konuşmamam için bana yardım et. Ne zamangürültü yapıp söz dinlemesem annem babam ölüyor. Hep susmam için banayardım et Allahım. Ne söylerlerse yapacağım, onlar söylemeden hiç bişey yapmayacağım... ne olur onları benden alma!.." O günden sonra Selma hiç konuşmamış. Gülmemiş. "Eğer gülersem evde gürültü olur, başları ağrıyıp ölürler" diye korkmuş. Hep susmuş..Hikayesi bitince Selma gözlerimin içine baktı ve ekledi; "Biliyor musun?Hala her gece dua ediyorum. Allahım nolur konusmayayım, konusmamam için bana yardım et! Diye. Bazen çok mutlu oluyorum. O zaman çok korkuyorum sevinçten çığlık atarım da gürültü olur, annem ölür diye" O küçükbedeniyle ne kadar büyük bir görev üstlenmişti. Kaçımız en konuşkan, engeveze çağımızda kendimizi susturmayı başarabiliriz ki? Kaçımız birdondurma alındıgında bile sevinç çığlıkları atabilecekken, bu yogunduyguyu bastırıp susmaya devam edebiliriz ki? Kaçımız?Bu kadar sevilmek... bu kadar değer verilmek...
Psikolog / Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu "Öpücük kutusu" adlı kitabından...
Cumartesi, Eylül 02, 2006
Komik Fıkralar...
Bir gün adamın biri çölde giderken devesini kaybediyor.Adamperişan ve susuz bir biçimde ilerlerken bir galeri görüyor .Galeriye gidiyor içeride bir sürü devenin olduğunu görüyor vegaleri sahibinden kaliteli bir deve istiyor .Deveyi alıp galeriden çıkarken adamın aklına bir şey geliyor ve sahibine dönereksoruyor -Bu deve nasıl gider ? sahibi cevaplıyor-Oh be ! deyincegider Alıcı: -Peki nasıl durur? Sahibi : - Allah ' ım sen benikurtar deyince duruyor ,diyor. Adam deveyi alarak galeriden çıkıyor - Oh be diyerek yola koyuluyor. Belli bir süre gittikten sonra adamileride bir uçurum olduğunu görüyor ve deve yi nasıldurduracağını unutuyor.Deve tam uçurumun kenarına geldiğinde sonanda adam: -Allah ' ım sen beni kurtar diyor.Deve hemen duruyor.VEARKASINDAN ADAM : -
OH BE DİYOR
**************************************************
Bayan profesör, solunum olayını sormak amacıyla, sigarasından bir nefes çekip öğrencisinin yüzüne üfledi:- Söyle bakalım, bu nedir? - Terbiyesizliktir efendim...
Yaşlı bir öğretmen, Fen Bilgisi dersinde kasları anlatıyordu. Bir ara öğrencilerden birine şu soruyu sordu:- Şimdi ben boks yapsam hangi kaslar çalışır? Çocuk sakin sakin cevap verdi :- İzleyenlerin gülme kasları öğretmenim!
Hemsire Doktora,"Ne zaman tansiyonuna bakmak için egilsem hastanin nabzi hizlaniyor,tansiyonu yükseliyor. Ne yapsam Doktor Bey?" "Bu sagliklilik belirtisi Hemsire Hanim. Yakanizi iliklemeniz yeterli.
"Derste hoca sorar:_ çocuklarım Allah'a günahlarımızı affettirmek için ne yapmalyz?uzun bir sessizlikten sonra çocuklardan biri: _ ne mi yapmalyız? ilk önce günah işlemeliyiz.
Kadin apandisitten ameliyat olmak üzeredir.- Doktor bey, ameliyattan sonra herkes benim yara izimi görecek mi? diyesoruncaDoktor hemen ciddi takir tavinarak, - Size bagli efendim.
Şoför çarptığı yayayı teselli eder:- şansınız varmış, size çarptığım yer tam doktorun muayenehanesininkarşısı.- Yerdeki inleyerek cevaplar:- o doktor benim. ************************************************** ****
Bosanma Tartismasi:
Kari koca seyahat ediyorlarmis ve arabayi adam kullaniyormus.Kadin söze baslamis:-Hayatim... Seninle 15 yil boyunca güzelbir beraberligimiz oldu... Ama artik bosanmak istiyorum. Adam bir sey söylememis ama gaza biraz dokunmus. Kadin devam etmis:-Neden?diye soracagini biliyorum.. Üzgünüm, nasil söyleyecegimibilemiyorum. Nereden baslasam... Birkaç aydir arkadasin Joe ilebirlikte oluyoruz ve ondan hoslaniyorum..Adam suskunlugunu sürdürmüs ama, giderek hizlaniyorlarmis.Kadin devametmis:-Evi ben istiyorum...- ......Hizlari biraz dahaartmis.-Ayrica... bankadaki hesabin yarisini ve arabayi daistiyorum...- ......Daha da hizlanmislar. Kadin konuyu bitirmeye karaliymis ama adaminsessizligine de pek bir anlamveremediginden, merakla sormus:-Sen hiç bir sey söylemeyecekmisin? Sen bir sey istemiyor musun?Adam gaza biraz daha yüklenirkennihayet suskunlugunu bozmus:-Hayir, zira en gerekli olan seye zaten ben sahibim.Kadin sasirmis.-Öyle mi? Neymis o?Araba hizlayolun kenarindaki agaca dogru yönelirken adam seytanca bagirmis:-AIRBAG BENDEEEE!!!************************************************** ***
TUVALET GÖRÜŞMESİ:
Recep, İstanbul ' dan Ankara ' ya otobüs ile giderken, Bolu dağında verilen molada hemen tuvalete koşturdu. Korkunç sıkışmıştı.Şansına bos kabin bulup kendini oraya attı..Tam oturmuştu ki yan kabinden bir ses " Merhaba" dedi.Recep şaşkın şaşkın "Merhaba" diye cevap verdi..Ses devam etti "Nasılsın?"Recep yine şaşkın şaşkın cevap verdi "Sağ ol iyiyim. Sen nasılsın?"Ses sordu "Ne yapıyorsun?" Recep bir an tereddüt geçirdi. Adam onuntuvalette olduğunu bildiği için mutlaka ne yaptığını da biliyordu.Başka bir şey anlatmak istedi ve "Ben" dedi "İstanbul ' dan gelip,Ankara ' ya gidiyorum. Sen nereye gidiyorsun?" Adamın sonraki cümlesi bu muhabbeti sona erdirdi."Hayatim, telefonu kapatıyorum. Yandaki tuvalette bir geri zekalı var.Sana sorduğum sorulara cevap verip duruyor. Ben seni daha sonra ararım."
__________________
OH BE DİYOR
**************************************************
Bayan profesör, solunum olayını sormak amacıyla, sigarasından bir nefes çekip öğrencisinin yüzüne üfledi:- Söyle bakalım, bu nedir? - Terbiyesizliktir efendim...
Yaşlı bir öğretmen, Fen Bilgisi dersinde kasları anlatıyordu. Bir ara öğrencilerden birine şu soruyu sordu:- Şimdi ben boks yapsam hangi kaslar çalışır? Çocuk sakin sakin cevap verdi :- İzleyenlerin gülme kasları öğretmenim!
Hemsire Doktora,"Ne zaman tansiyonuna bakmak için egilsem hastanin nabzi hizlaniyor,tansiyonu yükseliyor. Ne yapsam Doktor Bey?" "Bu sagliklilik belirtisi Hemsire Hanim. Yakanizi iliklemeniz yeterli.
"Derste hoca sorar:_ çocuklarım Allah'a günahlarımızı affettirmek için ne yapmalyz?uzun bir sessizlikten sonra çocuklardan biri: _ ne mi yapmalyız? ilk önce günah işlemeliyiz.
Kadin apandisitten ameliyat olmak üzeredir.- Doktor bey, ameliyattan sonra herkes benim yara izimi görecek mi? diyesoruncaDoktor hemen ciddi takir tavinarak, - Size bagli efendim.
Şoför çarptığı yayayı teselli eder:- şansınız varmış, size çarptığım yer tam doktorun muayenehanesininkarşısı.- Yerdeki inleyerek cevaplar:- o doktor benim. ************************************************** ****
Bosanma Tartismasi:
Kari koca seyahat ediyorlarmis ve arabayi adam kullaniyormus.Kadin söze baslamis:-Hayatim... Seninle 15 yil boyunca güzelbir beraberligimiz oldu... Ama artik bosanmak istiyorum. Adam bir sey söylememis ama gaza biraz dokunmus. Kadin devam etmis:-Neden?diye soracagini biliyorum.. Üzgünüm, nasil söyleyecegimibilemiyorum. Nereden baslasam... Birkaç aydir arkadasin Joe ilebirlikte oluyoruz ve ondan hoslaniyorum..Adam suskunlugunu sürdürmüs ama, giderek hizlaniyorlarmis.Kadin devametmis:-Evi ben istiyorum...- ......Hizlari biraz dahaartmis.-Ayrica... bankadaki hesabin yarisini ve arabayi daistiyorum...- ......Daha da hizlanmislar. Kadin konuyu bitirmeye karaliymis ama adaminsessizligine de pek bir anlamveremediginden, merakla sormus:-Sen hiç bir sey söylemeyecekmisin? Sen bir sey istemiyor musun?Adam gaza biraz daha yüklenirkennihayet suskunlugunu bozmus:-Hayir, zira en gerekli olan seye zaten ben sahibim.Kadin sasirmis.-Öyle mi? Neymis o?Araba hizlayolun kenarindaki agaca dogru yönelirken adam seytanca bagirmis:-AIRBAG BENDEEEE!!!************************************************** ***
TUVALET GÖRÜŞMESİ:
Recep, İstanbul ' dan Ankara ' ya otobüs ile giderken, Bolu dağında verilen molada hemen tuvalete koşturdu. Korkunç sıkışmıştı.Şansına bos kabin bulup kendini oraya attı..Tam oturmuştu ki yan kabinden bir ses " Merhaba" dedi.Recep şaşkın şaşkın "Merhaba" diye cevap verdi..Ses devam etti "Nasılsın?"Recep yine şaşkın şaşkın cevap verdi "Sağ ol iyiyim. Sen nasılsın?"Ses sordu "Ne yapıyorsun?" Recep bir an tereddüt geçirdi. Adam onuntuvalette olduğunu bildiği için mutlaka ne yaptığını da biliyordu.Başka bir şey anlatmak istedi ve "Ben" dedi "İstanbul ' dan gelip,Ankara ' ya gidiyorum. Sen nereye gidiyorsun?" Adamın sonraki cümlesi bu muhabbeti sona erdirdi."Hayatim, telefonu kapatıyorum. Yandaki tuvalette bir geri zekalı var.Sana sorduğum sorulara cevap verip duruyor. Ben seni daha sonra ararım."
__________________
Çarşamba, Ağustos 30, 2006
Kış Gelsin Artık...
Yoğun ve yorucu geçen bu yazın ardından; hiç sevmediğim halde biran evvel kış gelsin istiyorum.Şöyle evden hiç çıkmasam,hiç iş görmesem ne iyi olacak...
Herkes tatilde dinlenir benim tam tersi oldu..Düğündü, şuydu, buydu derken bir haftalık tatilden de sonra, pilim tükendi iyice...
Kendimi çok yorgun ve bitkin hissediyorum.
Evde; aylak aylak gezmek,oturmak,kaygısız kaygısız uyumak ve yine uyumak istiyorum.
Bir iki hafta evden çıkmasam anca kendime gelirim heralde...
Herkes tatilde dinlenir benim tam tersi oldu..Düğündü, şuydu, buydu derken bir haftalık tatilden de sonra, pilim tükendi iyice...
Kendimi çok yorgun ve bitkin hissediyorum.
Evde; aylak aylak gezmek,oturmak,kaygısız kaygısız uyumak ve yine uyumak istiyorum.
Bir iki hafta evden çıkmasam anca kendime gelirim heralde...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





