Cuma, Aralık 29, 2006

GÖNÜLDEN...


HER ŞEYE KADİR OLAN YÜCE ALLAH CC., BİZLERİ, DOĞRU YOLDAN VE SEVDİKLERİMİZDEN AYIRMASIN! HAYIRLI VE BEREKETLİ KURBAN BAYRAMLARIYLA BERABER;

2007 YILININ DA; SİZLERE VE TÜM İSLAM ALEMİNE HAYIRLAR GETİRMESİNİ DİLERİM.

Çarşamba, Aralık 20, 2006

MAŞUĞUM!!!...

Biraz evvel; tv de izlediğim bir dizide geçen bir kelime,yıllar önce benim için çok değerli bir varlığı hatırlattı.

MAŞUĞUMU..

Resimden de anlamış olduğunuz gibi; maşuk, benim papağanımdı.O zamanlar favori olan Bizimkiler dizisindeki maşuktan esinlenerek ve daha sonra da öğrendiğim anlamının güzelliğinden ona bu ismi koymuştum.Çünkü onu çok seviyordum..

Her çocuğun evde hayvan besleme arzusu olmuştur.Benim de tavşan,balık,papağan kabul ettirebildiklerimdi.Kedi olan bir evde büyüdüğüm için benim için hiç cazip bir hayvan olmadı.Kabul görmeyenler ise köpek,maymun ve at:((
Şimdi çocuklarım bunları isteseler nasıl hareket ederim bilemem ama o zamanlar simsiyah bir atımın olmasını hayal ederdim.Maymun konusunda da ısrar edince,babamdan aynaya bakı bakıver cevabını alırdım:p
Lakin asla vazgeçmiyeceğim bir hayalim köpeğimin olması....simsiyah bir alman kurdu...evet birgün olacak..inş yani..Allah nasip ederse..

Nereden nereye geldim..Yazının başında papağanımla ilgili birkaç anımı yazayım diye düşünmüştüm..Hangi birini yazsam bilemiyorum..Çok beter birşeydi.Eli pek sevmezdi.Yani ele gelmezdi.Omuzumuzdan yemek yemeğe bayılırdı.Tek benim elimde dururdu.Yakaladığıma kızar ama okşamaya başlayınca zevkten köşe olurdu.Ben ne yiyorsam ona da yedirirdim.Ana yemeği çekirdekti.Fakat ekmeğe bayılırdı.Tavuk,balık,et,peynir artık aklınıza ne geliyorsa hepsini yerdi.Sahibi gibi yemek ayırt etmezdi:)

Nereye gitsek yanımda götürürdüm.Yolculuklara alışmıştı.Birgün pikniğe gitmiştik.Hangi akla hizmetse,kafesin kapağını açtım.Kafesinin üzerinde oturmasını pek severdi.Kanatlarını açıp rahatlasın gibilerden..Sonra namaza durmuştum..Bir hayvana güvenebilecek zekadaymışım o zamanlar...
Kafesinin üzerine çıktı, havada uçan kuşları gördükçe ürkerek tuhaf hareketler yapıp,pırrr dedi gittii..Annemler şimdi namazı bozacak şimdi bozacak derken, bende nasıl bitirdiğimi hatırlamıyorum..Saatlerce aramadığımız yer kalmadı..Dağın başı nerde bulursun.Sesini duyuyoruz gibi oluyor, o tarafa gidip bakıyoruz yokk..bu tarafa yok..gitti kuş...Etraf kalabalık utanmasam ağlıyacağım..Ama taş oldum..Sırayla bahanelerle dolaşıp geliyoruz..yok anam yok..
Sonra yine sesini duyar gibi oldum.Bağıyorum maşuk diye sesi geliyo,sonra kesiliyo..yerini tam tayin edemiyorum.Meğersem beni görünce sesi kesiyormuş garibim..Bir ağacın kuytu yerine tünemiş,ordan barbar bağırıyo..beni görünce hıh buldu diye sesi kesiyo..ortaya çıkmaya da cesaret edemiyor.Nihayetin de gördüm..Gidip yakalamak için elimi uzattığımda,elden nefret eden kuş, nerdeyse elime atılacak bir hareketle yerinden sıçrayıp elime geldi.Tüyleri ıslaktı. Yabani kuşlar hırpalamıştı galiba..

O gün ki mutluluğumu unutamam..

Allah cc., gerçekten çok sevdiğim için bana onu bağışlamıştı.

Nasip olursa; onunla olan diğer anılarımı, başka bir postta yazacağım. (uzun bir post olmaması adına)

Pazartesi, Aralık 18, 2006

BİR KELAM!!..

Hz. Peygamberin Adba adında bir devesi vardı ki hiç kimsenin devesi onu geçemezdi. Bir bedevi, bir binek devesi üstünde gelip onu geçti. Bu, müslümanların ağrına gitti. Bunun üzerine Allah Resulü durumun farkına vararak şöyle buyurdu:

“Allah bir şeyi yükseltti mi, sonradan mutlaka onu alçaltır.”

[Hadis (Buhari, Ebu Davud ve Nesai).]

Cuma, Aralık 08, 2006

YOLCULUĞA ÇIKARKEN OKUNACAK DUA

İbn-i Ömer (r.a.)'nın Allah Resulü'nden rivayet ettiği hadis-i şerifte buyurulmaktadır:
"Allah Resulü (s.a.v.) herhangi bir yolculuğa çıktıkları zaman üstüste üç defa tekbir getirirler ve aşağıdaki duayı okurlardı:

Sübhânellezî sahhara lenâ hâzâ ve mâ künnâ lehû mukriniyn.Ve innâ ilâ rabbinâ le münkalibûn.
Allâhümme innî es'elüke fî seferî hâzel birri vet takvâ ve minel ameli mâ terdâ.Allahümme hevvin aleynâ ve atvi annâ ba'deh.Allahümme entes sâhibü fis seferi vel haliyfeti fil ehli vel mâl.
Allahümme innî eûzu bike min va'sais seferi ve kâbetil münkalibi ve sûîl manzari fil mâli vel ehl.


Rabbim cümleyi; kazasız,belasız, evine, yurduna kavuştursun..

Amin..

Hayırlı cumalar..

Pazar, Aralık 03, 2006

ÇINARALTI SOHBETLERİ-3/SUÇLULUK PSİKOLOJİSİ

Okan, on yaşında bir çocuktu. Süs balıklarına meraklıydı. Evlerinde bulunan akvaryumda pek çok türden süs balığı bulunuyordu. Bir gün Okan’ın eline süs balıklarıyla ilgili bir kitap geçti. Bu kitabın bir sayfasında gayet güzel bir balık dikkatini çekti. Balığın resmi altında Beta diye yazıyordu. Diğer süs balıklarına oranla biraz iriceydi. Beta kesinlikle akvaryumdaki balıkların arasına bırakılmaz, akvaryum kenarına tespit edilmiş, yarıya kadar su dolu küçük bir kavanoz içinde bekletilirmiş. Mümkünse ayrı bir akvaryuma konması daha iyi olurmuş. O akşam Okan, babasına Beta’dan bahsetti, kitaptaki resmi gösterdi ve bir Beta’nın akvaryumlarına çok yakışacağını söyledi. Bunun üzerine babası hafta sonunda bir Beta alacağına dair Okan’a söz verdi. Beta’yı aldıktan sonra Okan akvaryumla daha çok ilgilenmeye başladı. Beta, tek başına kuzu gibi duruyordu. Okan da onu seyrediyordu. Akvaryumdaki balıklar kavanozdan uzak geçiyorlardı. Bakışları ürkütücüydü Beta’nın, duygusuzdu, nedensiz kin ve nefret doluydu.

Beta’nın alınışı bir ay olmuştu ki, Okanlar on beş günlüğüne yazlığa gittiler.Yazlığa gitmeden önce Okan, Beta’ya ve akvaryumdaki balıklara tatil yemlerinden birer tane verdi. Bu tatil yemleri onların on beş günlük besin ihtiyaçlarını karşılardı. Aradan birkaç gün geçince Beta huysuzlaşmaya başladı. Son derece sinirli hareketler yapıyordu. Giderek bu sinirli hareketler sıçrama şeklini aldı. Kavanozdan akvaryuma geçmek istiyordu. Akvaryumdaki balıklar Beta’nın niyetini anlamışlar ve toplu olarak uzak bir köşeye sinmişlerdi. Eğer Beta bu tarafa geçerse korkunç son kaçınılmazdı. Birini bile sağ bırakmazdı Beta,can korkusuydu bunun adı.

Nihayet beşinci gün Beta amacına ulaştı. Kavanozdan bir sıçrayışta akvaryuma geçti. Beta’nın üzerlerine doğru geldiğini gören balıklar çil yavrusu gibi dağıldılar. Birkaç saniye içinde dört beş balığı hakladı Beta, birkaç dakika sonra otuzdan fazla balık, yarı parçalanmış halde, akvaryumun dibinde cansız yatıyordu. Ertesi gün Beta, zafer kazanmış bir kumandan edasıyla göğsünü germiş, gururla yüzüyordu akvaryumda. O, bütün gece gözünü kırpmamış, son kalan birkaç balığı saklandıkları yerden çıkararak parça parça etmişti. “ Oh be, şimdi rahatladım “ diye düşündü Beta. “ Balık malık kalmadı akvaryumda. Onlar yok artık, ben varım, sadece ben…” Beta aniden düşünmeyi bıraktı. Hızla geriye döndü. Minicik bir su kabarcığının akvaryumun yüzeyine doğru yükseldiğini gördü. Az önce duyduğu ses buydu demek. Beta akvaryumun dibindeki küçük bir kayanın kovuğuna bir gözünü yanaştırdı. İşte o zaman akvaryumda yalnız olmadığını gördü. Kovukta bir lepistes vardı ve ona bakıyordu.
“ Çık oradan dışarı ” diye bağırdı Beta. “ Çık dedim sana oradan, çık dışarı kozumuzu paylaşalım..”
Lepistes:
“ Ben şimdi buradayım ve sen istiyorsun diye dışarı çıkacak değilim. Yani senin demenle ben dışarı çıkmam. Kozumuzu paylaşalım diyorsun, ne kozuymuş bu? “
“ Çık dışarı kapışalım. Kim güçlüyse o galip gelir. “
“ Ya ben seninle kapışmak istemiyorsam, zorlayabilir misin beni buna?.. “
“ Pekala da zorlarım. Bir bakıma mecbursun. “
“ Mecbur muyum? Peki neden? “
“ Çünkü ben öyle istiyorum. Nerede karşıma bir balık çıksa saldırırım. Ne yapayım, böyle yaratılmışım ben. “
“ Böyle yaratılmışmış…Daha neler…Bana bak Beta, sen kalbinin sesine değil, aklının sesine kulak ver. O, dürtsün dursun seni, git saldır, git parçala diye. Sen hayır de, karşı çık. O, yine rahat bırakmayacaktır seni. Bu kez de saldırıver, parçalayıver, bir tanecikten ne çıkar diyecektir. Çok şey çıkar Beta, çok şey çıkar.Bir iki derken, tekrar onun her dediğini yapmaya başlarsın, onun oyuncağı olursun, o da seni kurar durur. “
“ Kalbimdeki o dediğin nedir? Kalbime nasıl girmiş? “
“ Bak Beta, kalbi olan her canlı dünyaya gelirken kalbinde iki şey bulundurur. Bunlardan biri iyiliği, diğeri kötülüğü emreder. Sen iyi sözler söyler, iyi davranışlar gösterirsen, iyi tarafın artı puan kazanır,gelişir, kötü tarafın ( yani o ) eksi puan alır, küçülür.Hep iyi olursan, kötülük nedir bilmezsen, kalbin iyiliklerle dolar, iyi kalpli, temiz kalpli olursun. Kalbin beyazlaşır, düşündüklerin berraklaşır. “
“ Kalp beyazlaştı diyelim, bu durumda o yok mu oldu? “
“ Hayır Beta, o hiçbir zaman yok olmaz. Onu kalpten söküp atmak mümkün değildir. Sadece çok küçülmüştür ve bir büyük beyazlığın kenarında bir küçük kara leke olarak varlığını sürdürür. Fakat devamlı olarak hareket halindedir. Hep dürter seni, yalvarır. ‘ Ne olur şu kadarcık sözden bir şey olmaz, söyleyiver efendi ’ der. İyi taraf karşı çıksa ‘ Hayır efendi, söyleme. Karşındakiyle alay etmiş olursun. Alay etmek büyük günahtır. Büyük günahların affı yoktur ‘ diyerek, o hemen araya girer. ‘ Efendiciğim, söyleyiver olsun bitsin, deyiver, hadi söyleyiver. ‘Eğer onun sesini duymamazlıktan gelir de, karşındakine kötü bir söz söylemezsen o sana küsmez, bir başka olayda yine seni yanlış yönlendirmek için fırsat kollar. Bir de devamlı olarak yanlış yapıp da yaptıkları yanlışları kabul etmeyenler, doğru olduğunu söyleyenler var. Bunlara tavsiyem şu olacak: Bilgiçlik taslamayın. Önce iyilik nedir, nasıl iyi olunur, iyi biri olmak için gerekenler nelerdir…bunları güzelce bir öğrenin sonra kendi davranışlarınızla kıyaslayın. “

Lepistes sözlerini tamamlayınca Beta sessizce oradan ayrıldı. Su seviyesinin orta kısmında akvaryumun bir başından, bir başına yavaş yavaş yüzmeye başladı.
“ Lepistes hep iyi tarafın artı puanından söz etti, giderek, kalbin beyazlaştığından bahsetti. Lepistes iyi bir balıktı ve hep iyilikleri anlattı yani hep kendini anlattı. Devamlı kötülük peşinde koşanların kalplerinin kararacağından, kapkara olacağından hiç söz etmedi yani benden söz etmedi. Korktuğu için değil ama bir kötü sözü ağzına almaktan çekindi ve bana katil balık diyemedi. Lepistes konuşurken susan kalbimdeki o, şimdi bana devamlı olarak ‘Kovuktaki küçük balık bizden değil, dışarı çıkarsa, aman verme, gagala onu Beta, gagala.. ‘ deyip duruyor. Lepistes kovuktan çıksa, büyük bir ihtimalle, bu çağrıya dayanamazdım. Dur bakayım. Lepistes, kalbinin sesine değil, aklının sesine kulak ver dediydi. Demek ki, benim kalbimde hiç beyazlık yok, hiç iyi taraf kalmamış. Demek ki, benim iyi bir balık olmam artık imkansız.O zaman bu akvaryumu lepistese bırakıp çekip gitmeliyim. Evet, çekip gitmeliyim.”

Beta “ Affet beni lepistes, affet beni ” diye bağırdıktan sonra akvaryumun dışına sıçradı. Günler sonra Okanlar yazlıktan döndüler. Okan, akvaryumun yanına geldiğinde rengarenk, salına salına yüzen lepistesten başka canlı balık kalmadığını üzülerek gördü. Beta, yerde cansız yatıyordu.

Serdar Yıldırım

Cuma, Aralık 01, 2006

SANAL CİHAT..

Cihatın her türlüsü mübahtır değil mi?

:))

Pazartesi, Kasım 27, 2006

MİDESİNE GÜVENENLER..

Dün gece intenet de dolaşırken yine kanımı dondurup,lavaboya koşmama vesile olan görüntülerle karşılaştım.Pes artık dedirten bu görüntülerden sonra iştahım kesildi.Birşey yemeğe kalktığım zaman o resimler gözümün önüne geliyor..Denk gelip de görenleriniz vardır belki; insan demeye bile layık olmayan bu vahşileri..

Efendim şu cenin yiyen çinlilerden bahsediyorum.Böcek yediklerini duyduğum zaman da bir tiksinti duymuştum.Fakat sonra bir yerde böceklerin bazı vitaminlere sahip olduğunu okuyunca; demek ki bir bildikleri varmış diye düşündüm.

Amma ve lakin bu konuda mantığım hiçbir geçerli sebebi kabul edemiyecek..Gözümde, orman da yaşayan yabani hayvanlardan bir farkları yok artık..Lanet dilemek istemiyorum,kuşkusuz hakettikleri cezayı Rabbim onlara verecektir..

Kalbi ve midesine güvenenler için ilgili link:

http://www.inanilmaz.org/cinliler-cenin-leri-boyle-yiyor.htm

Perşembe, Kasım 23, 2006

TÜRKLERE MAHSUS ÖLÜMLER!!

* Kurban bayramında kaçan koçların boynuzlarını bir yerlerine sokması sonucu ölüm (K.Maraş'ın Çoğulhan Kasabası).
* Mideye kaçan sineği öldürmek için ağza Sheltox sıkmak suretiyle ölüm (İstanbul/Sultanbeyli) * Bir arabaya 11 kişi binip viyaduğe uçmak (Molla Gürani Viyadüğü/İstanbul)
* Katta olmayan asansöre binme teşebbüsü (Ali Kırca/Kuruçesme'deki evinde; sadece yaralanma).
* Balkona 50 kişi çıkılması sonucu balkonun çökmesiyle oluşan toplu ölüm. (Dudullu'da bir Köy nişan töreninde).
* Ormanda zehirli mantarları ailece yiyerek," anaa ne guzel!" deyip akşama evde ölü bulunan Türk ailesi (Datça'da).
*Yatağındaki tahtakurusu veya bilimum haşeratı öldürmek için yatağı ilaçladıktan biraz sonra uykuya dalarak göçmek (Bodrum/Yalıkavak Köyü).
* Elektrik direğine yaslanıp ayakkabısına kaçan taşı ayağını silkeleyerek çıkarmaya çalışan kişinin, elektrik çarptığını sanan yardımsever bir laz tarafından kafasına kürek, kalas vb vurularak ölmesi. (Rize/Ardeşen Kasabasi/Tunca Köyü'nde).
* Yolda mutlu, mesut yürürken kafaya balkon düşmesi (Gene Dudullu'da).
* Para çekmek amacıyla girilen bankamatik gişesinde elektrik çarpması sonucu ölüm. (Ziraat Bankasi, Bozcaada Şubesi)
* Trafik kazasından yaralı olarak kurtarılıp, hastaneye kaldırılırken ambulansın kaza yapması sonucu ölüm. (Ülkemizin bir çok şehrinde)
*Alkollü durumda TEM otoyolunda seyreden bir araçtaki beş kişinin; süper fm'de çalmaya başlayan oynak bir şarkı sonrası aracı sağa çekmesi ve Otoyol da göbek atmaya başlaması üzerine 5 kişiden 3'ünün ayrı ayrı araçların çarpması sonucu ölümü (Adapazar/Hendek).

ilginchaber.com

Salı, Kasım 21, 2006

:)))

EY GÜZEL ALLAH'IM!..
BİR YANDAN ALIRKEN BİR YANDAN DA FAZLASIYLA VERİYORSUN..
HAMD-Ü SENÂ'LAR OLSUN SANA!!
VE HER DAİM HÂMİDLERDEN EYLE...
ÂMİN...

;))))

Pazar, Kasım 19, 2006

Zevk nedir? Niçin verilmiştir?

Diyorlar ki: Dünyaya bir kere gelinir. Sonun başlangıcı yoktur. Gülün, eğlenin, bir yıldırım hızıyla geçen ömrünüzü zevk ve safa ile geçirin. İman, ahiret, ibadet, helal, haram, ölüm gibi size sorumluluğunuzu hatırlatacak ve zevklerinizi kısıtlayacak kavramları düşünmeyin. Siz bir kelebek kadar hür ve kayıtsız olmalısınız. "İç bade, güzel sev, var ise aklü şuurun / Dünya var imiş, ya ki yok imiş ne umurun."
Bu bir hayat felsefesidir ve adına Hedonizm denir. Dilimizde "Hazcılık" veya "Zevkçilik" diye ifade edilebilir. Kökleri Eski Yunan'a kadar gider. İlk filozofu Epikür'dür. Felsefe tarihleri, her ne kadar Epikür'e "İlk" diyorlarsa da, bu beni tatmin etmiyor. Kanaatime göre ilki şeytan, ikincisi nefistir; Epikür, ancak üçüncü olabilir! Daha sonra bu fikirlerin bir benzerini Ömer Hayyam'da görüyoruz.
Felsefe, Nedim'in, "Gülelim, eğlenelim, kam alalım dünyadan," mısrasıyla sloganlaşır. Günümüzün maddeci toplumları; zevk kıskacının kurbanı oldular. Bu salgın hastalık, bazı şer odaklarının marifetiyle, vatanımızı hedef almış durumda. Gençlerimizin beyinleri, sözde sanatlarla yıkanıyor; şarkı sözlerine kulak verin, kafi.
Evvela, Hedonizm'in içyüzü üstünde durmak istiyorum. Bir sistemin kabul görmesi için, toplumun tamamına, yahut ekseriyetine hitap etmesi gerekir. Oysa Hazcılık, kısmi bir azınlığı içine alıp, çoğunluğu dışarıda bırakıyor. Çünkü, cemiyetin ekseriyetini çocuklar, hastalar, fakirler, ihtiyarlar ve musibete uğrayanlar teşkil ederler. Dilediği gibi eğlenmek, her arzusunu tatmin etmek, her zevki tatmak, ancak belli bir gruba vergidir. Hem genç olacak, hem sağlıklı, hem zengin ki, keyif peşinde koşabilsin. Karnını doyuramayan fakire, ızdıraplar içinde inleyen hastaya, kabir kapısında ölümü bekleyen ihtiyara "Ye, iç, eğlen, keyfine bak," demek gülünç olmaz mı? Fakir, ancak bu dünyada tadamadığı lezzetlere, ahirette kavuşacağını düşünüp, ümit ederek teselli olabilir. Hastalar, aczini anlayıp, Yaradan'ına dua etmekle huzura kavuşur.
Devamı...


sorularlaislamiyet.com

Pazartesi, Kasım 13, 2006

BİR BEBEĞİN YARIM KALMIŞ GÜNLÜĞÜNDEN?!!

5 Ekim: Bu gün var edildim.. Buradayım varım müthiş bir duygu bu. Var olduğumu henüz annem ve babam bilmiyor bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm. Ama nede olsa, ben benim varım ya! Bu bana yetiyor henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama, varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğim.
19 Ekim: Biraz büyüdüm kımıldamam mümkün değil. Annem henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum. Kalbini dolaşıp gelen sınsıcak kan bana geliyor beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum. Annem beni çok sevecek annem için güzel bir sürpriz olacağım.
23 Ekim: Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum. Bu “el”in dokunduğu yerler dudağım damağım oluyor. Düşünün bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde tebessüm açacak, güleceğim. Dudağım ve dilimden sözler dökülecek herhalde önce anne diyeceğim. Anne duyuyor musun beni? Seninle konuşacağım sana güleceğim. Kimilerine göre hala daha var değilmişim.. Nasıl olur? Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya… Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun yine ekmektir. Öyle değimli anneciğim? Ah bir konuşabilsem!
27 Ekim: bugün pek mutluyum. İçimde tatlı bir kıpırdama başladı. Artık bir kalbim var kalbim atmaya başladı. Hayatım boyunca böyle atıp duracak. Sevgilerle dolduracağım kalbimi tıpkı annemnki gibi. Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?
2 Kasım: Hergün biraz daha büyüyorum kollarım ve bacaklarımda biçimlenmeye başladı. Hele bir büyüsün kollarım bak nasıl kucaklayacağım seni anneciğim. Şu ayaklarımda tamamlansın da, beraber çiçekli bahçelerimizde yürürüz. Belki birlikte okula gideriz.
12 Kasım: Ah evet… Bunlar , bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler aman Allah’ım parmaklarım da çıkmaya başladı. Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım, kalem tutacağım. Belki de güzel bir şiir yazacağım. Anneciğim, oradamısın? Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum.
20 Kasım: Oh, nihayet… Annem doktora gitti. Burada olduğumu biliyor. Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller. Onlara sürpriz yapacağım
10 Aralık: Bu gün yüzüm tamamlandı. Artık iki güzel gözüm, bir küçük burnum, dudaklarım ve yanağım var.. Anneme benziyorum galiba…
13 Aralık: Artık çevreme bakabiliyorum. Etrafım çok karanlık ama olsun yine de mutluyum. Yaşıyorum ve varım. Kısa bir süre sonra gün ışığını görebileceğim, renkleri ve çiçekleri tanıyacağım. Rüyamda gördüm. Dünyada gökkuşağı diye bir şey varmış.. onu merak ediyorum… Anneciğim, babacığım sizin yüzünüzü de göreceğim. Tanışacağız… Mutlu olacağız. Gülüşeceğiz.
24 Aralık: Kulaklarım daha iyi duyuyor artık. Anneciğim, senin kalbinin seslerini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun? Hatta sesini bile tanıyabiliyorum. Sesin ne kadar tatlı… hiç duymadığım bişey bu.. Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım. Kollarında uyuyacağım, yüzüne bakacağım, o tatlı sesini dinleyeceğim. Benim için ninni de söyleyecek misin anneciğim? Sen de beni özlüyorsundur mutlaka… Beni koklayacak … Çok seveceksin değil mi?
28 Aralık: Anne burada bişeyler oluyor. Doktor abla neden mutsuz bakıyor böyle.. sen acı çekiyor gibisin. Kalp seslerin değişti. Sustun. Benimle niye konuşmuyorsun anne? Anne… Anne… Anneciğim… Yüzümde soğuk bişey hissediyorum anne yüzümü parçalıyorlar… Anne bir şeyler yap… Anne… Kolumu çekiyorlar anne… Canım yanıyor anne… Anne kalbimi parçalıyorlar… Annecğim… Anne… Anne… An.. Ah!...
Kürtajınız tamamlandı hanımefendi. Geçmiş olsun………………


-ANNE BANA NASIL KIYABİLDİN?

Tikla

(Kana dayanamayanlar bakmasin!!!!!!!!!!!!, Kürtaj sonrası görüntüler)

not:Bu görüntüleri ilk gördüğüm anca kanım dondu,şok oldum.Amacım; en azından bir anne adayının bile, linkteki görüntüleri görerek bu cinayetten vazgeçmesini sağlamak..Hesap gününü unutmayalım..

Cumartesi, Kasım 11, 2006

Kestane Kebap,Yemesi Sevap!

Çocukluğumuzdaki sobalı evlerin en güzel yanıydı kestaneli geceler. Soba üzerinde çıtırdayan kabukları, bütün eve dolan iştah kabartıcı kokusuyla ailece geçirilen gecelerin baş tacıydı. Kebabı, haşlaması, şekeriyle kendine hayran bırakırdı.

Şimdi köşe başlarını kaptı bile kestaneciler... Kokusuyla davetkar kestaneyi sadece sinema çıkışı sokakta ya da sevdiklerinizle toplandığınızda evde yenecek birşey olarak düşünmeyin sakın.

Asya, Afrika ve Amerika’da yetişen kestanenin en lezzetli türü ülkemizde yetişmekte. Soğuk kış gecelerinin bu harika lezzeti tam bir sağlık iksiri. Potasyum, fosfor, magnezyum, kalsiyum, demir ve sodyum mineralleri ile C, B1 ve B2 vitaminleri içeren kestane kış aylarının kötü şartlarına, fiziksel ve zihinsel yorgunluklara oldukça iyi geliyor. Şeker, protein ve yağ açısından zengin olan kestanenin diğer özelikleri ise şöyle:

- Kandaki yüksek kolesterolü düşürür.
- Kan şekeri düzeyini kontrol altında tutar.
- Kansere karşı koruyucu olduğu düşünülmektedir.
- Kalp ve kas sistemini uyarıp organizmanın su dengesini düzenler.
- Çok önemli bir enerji kaynağıdır.
- Potasyum eksikliğinden yakınanlar için etkili bir ilaçtır.
- Kan dolaşımını hızlandırıp varis ve basurların gelişimini önler.

Evde kestane keyfi!

Üzerinde kestane kebap yapabileceğiz bir sobanız yoksa üzülmeyin. Evde kestane keyfinin başka yöntemleri de var. Grilde, sadece üst ızgarası yanan bir fırında ya da teflon tavada kestane kebap yapabilirsiniz. Kestaneleri aldıktan sonra kısa bir süre suda bekletin ve ardından çizin. Çiziği derin ve kestanenin üst tarafına boyuna atmaya özen gösterin. Kestaneyi haşlayarak da tüketebilirsiniz.

Kestane, bala batırarak tatlıya dönüştürülen ilk meyvelerden biri. İsterseniz evinizde kestane şekeri de yapabilirsiniz.

Kestane şekeri

Malzemeler: 500 gr kestane, 3 su bardağı toz şeker, 3 su bardağı su, 1.5 tatlı kaşığı vanilya.

Hazırlanışı: İrilerinden seçtiğiniz kestanelerin dış kabuklarını soyun. Soyulmuş kestaneleri su dolu bir tencereye alıp ince kabukları yumuşayıncaya kadar kısık ateşte bekletin. Kestaneleri sudan aldıktan sonra ılımalarını bekleyin. İnce kabuklarını soyduktan sonra, toz şekeri başka bir tencereye alıp üzerine su ilave edin ve şeker eriyinceye kadar kaynatıp kestaneleri ilave edin. Kaynatmadan, kısık ateşte yaklaşık 2 saat pişirin. Tencereyi ateşten alıp, 1 gün kadar bekletin. Ertesi gün tencereyi kısık ateşe alıp 10 dakika kadar tutun ve üzerine vanilya serpin. Kestaneleri şerbetin içinden alıp küçük kağıt kalıplara yerleştirin. Soğutup servis yapın.
Afiyet olsun...


Formdakal..

Çarşamba, Kasım 08, 2006

Hz. Süleyman (a.s.) Ile Karinca..

Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karincaya bir yillik yiyeceginin miktarini sorar. Karinca da,
- "Bir bugday tanesi yerim" diye cevap verir.
Cevabin dogru olup olmadigini kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karincayi bir siseye koyar. Yanina da bir bugday tanesi koyarak hava alacak sekilde siseyi kapatir. Ondan sonra da bir yil bekler.
Müddeti dolunca siseyi açtiginda bir de bakar ki karinca bugday tanesinin yarisini yemis, yarisini da birakmistir. Kendi kendine meraklanir.
Acaba neden yemedi?
Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karincaya bugday tanesini tamamen neden yemedigini sorar.
Karinca da, "Daha önce benim yiyecegimi yüce Allah(c.c) verirdi. Ben de O' na güvenerek bir bugday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu isi sen üzerine alinca dogrusu nihayet bu aciz bir insandir diye sana pek güvenemedim.
Belki beni unutup yiyecegimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yillik yiyecegimin yarisini yiyerek,diger yarisini da ertesi yila biraktim" diye cevap verdi.

Yüce Allah (c.c) cümlemizi kul kapisina baktirmasin...

Günümüzde hepimiz iktisat etmeye (ç)alışalım...

Pazar, Kasım 05, 2006

Çınaraltı Sohbetleri2-İman Üzerine Olan Yazılar

Öncelikle İMAN konulu Çınaraltı Sohbetlerine katılıp, yazılarını bana ulaştıranlar:

http://sonsuzlukaski.blogspot.com/
http://www.blogcu.com/ecemsu
http://mihmanhane.blogspot.com/
http://www.blogcu.com/gulmevsimi//
http://gonultacim.blogspot.com/
http://insanlikhalleri.wordpress.com/
http://balbocegi.blogspot.com/
http://kervansaray2006.blogspot.com/

Belki yoğunluktan vakit bulamayıp yazılarını geciktiren olursa diye, bu yazımı birgün beklettim.
Katılarak ilgilerini gösteren herkesten; Allah c.c. hoşnut olsun..

DOĞRU YOL başlıklı yazısıyla iman konusunu kaleme alan sonsuzlukaşkı:
insan hayatının inişli çıkışlı bir yol olduğundan bahsetmiş.Bu yolun da, arzunun ve şeytanın vesveseleriyle,kişinin doğrudan ayrılmasına neden olan merak ve arzu kapılarıyla dolu olduğunu hatırlatarak; insan iradesinin önemi vurgulamış...

Sevgili ecemsu ise:
nefsimize kurban olup, dünya hayatının zevklerini ve hırslarını zenginlik belleyerek, asıl zenginliğin varlığının unutulduğunu anlatmış.Bu zenginlik;akıl sağlığımız,bedenimiz ve ruhumuz için gerekli olan İMAN'a sahip olmak..

Rabbim kıymetini bilerek,sahip olanlardan eylesin..

KEMANKEŞ SIRRI isimli başlığıyla konuya başka bi yerden yaklaşan mihman:
yazısında Osmanlı döneminde ki okçuluğu ele almış.Okumadan ne alaka demeyin..Bende başlığı ilk gördüğümde şaşırmıştım.
Bir yay ustasının yanına çırak olarak giren Mehmet'in;şakirtlikten kemankeşliğe yükselirken öğrendiği en önemli şeyin İMAN GÜCÜ olduğunu anlatan çok güzel bir hikaye...Asıl ilginci; Enfas suresinin 17. ayetinin, kemankeşlerin kimselere söylemediği sırrı olduğu...

Yazısına;Yarın bu nefsin konağı mezar olacaktır..sözüyle giren gülmevsimi :
İman konusuna iki ayrı menkıbe ile iştirak etmiş.Kişide ki İMAN'ın varlığıyla elde edilen celadetin anlatıldığı hikayeler, örnek almamız gereken nitelikte..

Çınaraltı Sohbetleri etkinliğinin sahibi gönültacım'da:
Allah'ın büyüklüğünü,gücünü ve sonsuz akıl gücünü kavrayan kamil İMAN sahiplerinin Allah inancını, derinlemesine ve aydınlatıcı bir şekilde yazısında yer vermiş.Kamil bir İMAN'a sahip kişi ile İMAN'ı zayıf bir kişinin arasındaki farkı da anlatan yazı,kendimize çeki düzen vermemize vesile olur inşallah..

Başta söylemeliyim ki;yazısından herkesten önce benim faydalandığım, insanlıkhalleri:
İMAN'ı konusuna iki yönden değinmiş..İlki İMAN ile amelin münasebeti..İkinciside bilmeden yanlış telaffuz ettğimiz İMAN'ın eksilip artması..Okumadan geçilemeyecek değerde bir yazı daha bence..

Sevgili ladybird'de blogunda iman üzerine hazırladığı yazısında:
İMAN'ımızı kuvvetlendirmemiz için neler yapmamız gerektiğini sıralayarak;zaman zaman unuttuğumuz bu kaideleri hadis ve ayetlerle desteklemiş.

İbn-i Sina ise:
Allah yolunu seçmiş insanın;İMAN ile bilginin dostluğuyla,Allah'ın birliğine inanarak yolunda ilerleyebileceğini muarrif bir yazı hazırlayarak, etkinliğimize katkıda bulunmuş.Kalemine sağlık..

Mantıklı düşünüp,doğruyu yanlışı ayırabilecek her müslümana; ışık tutacak değerdeki yazıları ile bu etkinliğe katılan herkese teşekkür ederim.

Bizi cenemnem azabından koruyacak bir İMAN'a malik olmamızı, Rabbim biz aciz kullarına nasip eylesin...Amin..

Ömrünüz ziyade ola...

Selamlar..

Cuma, Kasım 03, 2006

Çınaraltı Sohbetleri-İman Üzerine

Şimdi buraya uzun uzadıya iman üzerine yazılar yazabilirim.İçeriğiyle; insanın kalbini titremesine,hidayete ermesine vesile olacak yazılar..
Sınanarak yaşayan bir dolu ecdadımız mevcut..sayılamıyacak kadar..Ama kaç kişi yazıyı sonuna kadar okuyup kendine bir pay çıkarır.Tanık olduğum kadar uzun yazıların hiç şansı yok...

Biraz da bu işler kişinin kalp gözünün açık olmasıyla da alakalı gibi geliyor bana..
Hergün kaç defa; iman seviyemizi muhakeme edecek olaylarla karşı karşıya kalıyoruz.İğnenin ucu batınca, biraz aklımız başımıza geliyor.. ama.. iğne yarası çabuk geçiyor.Rabbim o silkinişi daim eylesin.Aklımızı başımızda tutsun..

Geçenlerde bir video görüntüsüne rastladım..Amacım biraz gülmekti..Güldüm de.. İçki,kumar ve uyuşturucu bataklığından kurtularak, nasıl hidayete erdiğini komik bir dille anlatan adama hayran kaldım.Biraz uzun lakin izlemeye değecek bir video..

İmana gelen bir kişinin hayatından daha iyi ibretlik olamaz herlalde..Günümüzde yaşanan bu hikaye, daha etkili olabilir.En azından aynı batağın içinde olanlar için..

Ey altın sırmalarla süslü elbiseler giymeye, kemer takmaya alışmış kişi. Sonunda sana da dikişsiz elbiseyi giydirecekler. Hz. Mevlana

Sarhoş, cinayeti yapar da sonra "özrüm vardı, kendimde değildim"der. Kendinde olmayış,kendiliğinden gelmedi sana,onu sen çağırdın. Hz. Mevlana

Geç kalmadan,pişman olmadan,vakit harcamadan ALLAH deyip,O'na yönelelim..

Allah ile olduktan sonra ömür de hoştur,ölüm de...

Yazıları ile çınaraltısohbetlerini destekleyen herkese şimdiden çok teşekkürler..

Salı, Ekim 31, 2006

İSTANBUL EFSANELERİ

İSTANBUL EFSANELERİ
Bir efsane derki; "Baş tanrı Zeus'un sevgilisi olan rahibe İo, Zeus'un kızkardeşi ve eşi olan evlilik tanrıçası Hera'nın kıskançlığından korunması için inek haline getirilmiş. Sonra da Hera'nın rahat bıraktırmadığı bir tanrıdan kaçarken Haliç'te Keroessa adlı kızını doğurmuş. Bu kızı su perisi Semestra büyütmüş. Kız büyüyünce Deniz tanrısı Poseidon ile evlenmiş ve Byzas adlı bir oğlan çocuğu doğurmuş. İşte Byzas, İstanbul'un kurucusu olmuş."


Evliya Çelebi, Seyahatnamesi'nde, anlatılan bir efsane:
Dünyada yaşayan, kurttan kuşa, cümle yaratığa, ins ü cin tayfasına hükmeden, bütün hayvanların dilinden, halinden anlayan Hz. Süleyman, nedense Okyanus denilen denizlerin ötesinde, Terendüz Adası'nın hükümdarına söz geçiremiyordu. Buna çok canı sıkılan Hz. Süleyman, sonunda ins ü cin tayfasından kurulu büyük bir ordu ile, bu asi hükümdarın üzerine vardı. Adanın altını üstüne getirerek, halkını esir etti, hükümdarın da boynunu vurdurdu. Asi hükümdar'ın Alina adında güzeller güzeli bir kızı vardı ki Sultan Süleyman bu kızı görünce hemen aşık oldu ve onu kendisine eş seçti. Fakat kız, durmadan ağlıyor, göz yaşları dinmek bilmiyordu. Sultan Süleyman bir gün sordu:
- Ya Melike! dedi, bunca saltanat, bunca dünya nimetleri içinde olasın da, yine de ağlayıp sızlayasın, bunun sebebi ne ola ki?
Güzel kız, derinden bir ah çekip:
- Ey benim sultanım, dedi, sen benim göz yaşlarımın dinmesini istiyorsan, bana öyle bir yerde, öyle bir saray yaptır ki dünyada eşi dahi olmasın.
Sultan Süleyman, çok sevdiği karısının bu dileği üzerine, cin tayfasına buyruk verip, yeryüzünün havası, suyu, manzarası en güzel yerini bulmalarını söyledi. Yedi gün sonra haber geldi. Yedi tepeden birinin üzerine, yücelerden yüce bir saray yaptırdı. Sultan Süleyman'ın, sarayını yaptırdığı yer, bu gün Sarayburnu diye anılan yerdir.


4. murat içki, kumarhane gibi eğlenceleri yasakladıktan sonra tebdili kıyafet eyleyip, bir sandala binmiş. Sandalcı açıldıktan sonra yakmış nargileyi ve başlamış esrar çekmeye. Padişah sinirlenip bunun yasak olduğunu söyleyince sandalcı:
-Padişah bizi nerden görecek canım, demiş.
Sonra içki olayına girmişler. Derken sandalcı padişahın falına bakmayı teklif etmiş. 4. murat bunuda kabul etmiş ve sormuş:
-Padişah şimdi nerde?
Falcı baktıktan sonra "Şu an denizde" demiş. "Peki ne iş yapıyor?" deyince karşısındakinin padişah olduğunu anlamış sandalcı:
-Aman padişahım,ben ettim siz etmeyin, affedin şu fakiri diye yalvarmaya başlamış. Bunun üzerine padişah "Sana son bir şans daha veriyorum; İstanbul'a hangi kapıdan gireceğimi bilirsen seni affedeceğim demiş. Sandalcı da:
-Aman padişahım, ben hangi kapıyı söylesem siz başka kapıdan girersiniz demiş. Onun için ben bir kağıda yazayım demiş. Padişah kabul ettikten sonra emir verip adamşn kelleyi aldşrmış. Daha sonra İstanbul'a yeni bir kapı yapılmasını emretmiş. Yeni kapıdan girdikten sonra merak edip adamın yazdığı kağıda bakmış. Kağıtta şöyle yazıyormuş:
-Padişahım yeni kapınız hayırlı olsun.
O günden sonra o kapıya Yeni kapı demişler.


Çemberlitaş sütununun altında Hz.İsa'nın çarmıha gerildiği haçın parçaları ve çarmıha gerilirken kullanılan çivilerin bulunduğu oldukça yaygın bir inanıştır. Hatta papalık bile bu efsaneleri ciddi bir şekilde araştırmış ve mümkün olabileceğince hakkında fikir beyan etmiştir. Aslında İstanbul'un bir zamanlar Hıristiyanlık dünyasının en önemli merkezlerinden olduğunu ve bir çok kutsal parça ve dökümanın İstanbul'da bulunduğu düşünülürse mantıksız değil ancak günümüz teknolojisi ile bu materyallerin gün ışığına çıkarılması mümkün görülmemektedir.


(Yukarıdaki bilgilere; İstanbul hakkında, çınaraltısohbetlerine yazı araştırırken rastlamıştım.İlgilenenlerle paylaşmak istedim...)

Perşembe, Ekim 26, 2006

Bayram Sonrası..

Ramazan boyunca pek vaktimi almasın diye, yazılarım hep alıntılardan oluşmuştu.Bugünde havadan sudanda olsa kendim birşeyler yazmak istedim.

Rabbime şükürler olsun ki;bu bayramada erişip yaşamak nasip oldu.Fazla fazla akraba ziyaretim maalesef olmadı.Bayramın ilk günü eşimin ailesini ziyaret edip kendi ailemin yanına gittim.(Ailem başka bi şehirde yaşıyor)2 gün pek yeterli olmadı ama oğlumun okulu daha önemli diyerek kendimi teselli ettim.Aslında oğluma kalsa, umurunda değil..

İkinci gün kızımın doğum gününe denk geldi.Elif'im 3 yaşını doldurdu.
Aileme bayram ziyaretine gelenlerden(sağolsunlar hepsinden Allah razı olsun) bir pasta çırpıp hevesini aldıramadık bebeğimin..Bu sene aklı erip; pasta istemişti, üff dicem annecim ben diye..
Mecbur başka güne ertelendi.
Şöyle bakınca doğum gününde hediyeyi kızım bana kendisi verdi.. yürümesinin,konuşmasının geç olduğu gibi tuvaletini söylemeside geç kalmıştı.Nazar deymesin bir hafdadır söylemeye başladı.Arada kazalarda olmuyo değil..o kadarda olur değilmi..

Rabbim herşeyi bir sıraya koyuyor.Yaşanılacak herşey vakti gelince onun izniye gerçekleşiyor.
Kendimizi sıkmak gereksiz herşey vaktini bekliyor..Allah c.c. hayırlısını,ömürlüsünü ve sağlıklısını nasip ederek,gönüllerimizdekini gerçekleştirsin..

Bayramın son günüde kazasız belasız evime kavuştum..Biriki canımı sıkan detayı atlarsam,güzel bi bayramdı diyebilirim..Demeliyimde..Allah beterinden saklasın..

Umarım herkes dilediği gibi bir bayram geçirip;mutlu bir şekilde bayramı uğurlamıştır.

Cümleye selametle..

Cumartesi, Ekim 21, 2006

BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN...

Çarşamba, Ekim 18, 2006

İMAN ZENGİNLİĞİ İÇİN

Allah'a kesin bir bilgiyle iman eden insan, dünyanın amaçsız bir yer olmadığını, düşünmesi ve uygulaması gereken çok önemli şeylerin olduğunu da kavrar. Ona verilen herşeyin bir nimet olduğunu bilir ve şükreder. Ahireti sürekli düşünür ve o günün korkusundan uzak olmak için bağışlanma diler..
Fakat ne yazıkki; Cenab-ı Allah'ın yaratmış olduğu en üstün varlık olan insan,yaradılış gayesinden uzaklaşma gafletinde bulunabiliyor.Ailedeki yetersiz hatta sıfır eğitimden,yaşanılan ortamdaki kısıtlayıcı kurallardan,dünya hayatının zevkine dalıp vakit bulamamaktan vs..gibi sebepler imanımızı zayıflatıp güçsüzleştiriyor.
Çoğu kişi tanırım; ramazanın 1 inde namaza başlayıp,bayram namazıyla,namazı terkeden..yada başı belaya mı girdi,hastalıkmı geldi çattı..hıhh namaza ve Allah'a olan yalvarış başlar.İşler düzeldimi sen sağ,ben selamet..
Bu kandımaca değil de ne be kardeşim..Allah'ımı kandırıyorsun..haşa..asıl sen kendini kandırıyorsun.Bir farkedebilsen...geç olmadan..
Anlamalıyız ki kişi kendisi kadar,çevresindekilerden de mes'ul..
Kocası,hanımı,çocuğu,akrabası,arkadaşı görüştüğü ulaştığı herkes kişinin vebali altına girer.Ben elimden geldiğince Rabbime yapmam gereken ibadetimi yaparım..ondan bundan bana ne..herkes ne yaparsa yapsın demek bir müslümana yakışmaz.
İnsanlara dinin ve güzel ahlâkın tebliğ edilmesi Allah'ın bir emridir..ve gereğinin yapılması sarttır.Ki böylesi ortamları da o gereğe uygun kullanmakta bir fırsattır...

Allah'ın kulu için nasip ettiği en büyük ve güzel nimet, iman zenginliğidir..

Gelin bu zenginliğe ulaşmak için, Hak için hepberaber kafa yorup el ele verelim..
İçinde yaşayarak, varolduğumuz yüce dinin;hakkı olan kıymeti verelim.
Ulaşabildiğiniz; imanımızı arttıracak..kuvvetlendirecek..zenginleştirecek her türlü yazıyı,görüntüyü vs.. paylaşmanızı sizlerden can-ı gönülden istiyorum.
Kimbilir; belki bu paylaşımınızla bir kişinin ahiret hayatını kurtarabilirsiniz.

Paylaşımlarınızı 3 kasımda bloglarınızda yayınlayarak banada ulaştırırsanız beni bahtiyar edersiniz..

Çınaraltı sohbetlerine amacına uygun şekilde katılımlarınızı bekliyorum..

Şimdiden; günlerin ve gecelerin en hayırlısı olan KADİR GECENİZ mübarek olsun.Cümlemizin duaları kabul görsün..Hayırlı Ramazanlar..

Salı, Ekim 17, 2006

Hiç Böyle Evlenme Olayı Duydunuz mu?

Yüzü simsiyahtı. Ama kendisi boyamamıştı ki! Kaldı ki, kalbi bembeyazdı. Buna rağmen onu basite alanlar vardı. Dedi ki:
– Ya Resûlallah, yüzümün siyahlığı cennete girmeme mani midir?
– Asla!
– O halde beni niçin insanlar hor görüyorlar, kimse bana niçin kızını vermiyor?
– Amir bin Veheb’in evine git ve “Resûlullah selamı var, kerimeni bana nikahlamanı emretti” de.
Siyah yüzlü genç hemen adrestedir. Kızın yanında babaya selamı aynen tebliğ eder ve teklifi de açıkça anlatır.
Baba kızgın, hemen reddeder. Ancak, teklifi dinleyen kızcağız babasını ikaz eder:
– Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcup eder. Ne biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini? Efendimiz (sav)’in o emri tebliğ buyurmadığını? Hemen git, Resûlullah’tan özür dile ve beni o gence nikâhla. Resûlullah’ın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.
Kızının ikazıyla mescide koşan baba özür diler:
– Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Demek ki doğruymuş. Kızımı verdim. Şu anda nikahlısıdır.
Efendimizin gence emri:
– Git, evini hazırla, aile oturacak şekilde döşe.
– Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!..
– Öyle ise Ali’ye, Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a git. Onlar sana ikişer yüz dirhem versinler.
Uçarcasına gider. Onların her biri, emredilenden fazla yardımda bulunurlar ve sıra çarşının yolunu tutmaya gelmiştir. Bir ev hazırlamak için gerekli para elde mevcut. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizedir âdeta...
Çarşı yolunda hızla giderken kulağına bir ses gelir. Önce anlayamaz, duraklar ve nefesi kesilircesine dinler. Evet, evet yanlış anlamamıştır, doğrudur. Ses herkese ilan etmektedir:
– Ey kendini Allah’a asker bilen Müslümanlar!
Derhal atınıza binin, cihada yönelin. Ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz böyle gün için varsınız dünyada! Düşman ani baskın yapacak!
Şimdi ne olacak?.. Cihada mı gitsin, evlenmeye mi?.. Yönünü hemen değiştirir, demirciler çarşısına gider. İlk işi bir kılıç, sonra bir zırh, daha sonra da bir at almak olur. Elindeki paranın hepsini de harcamıştır. Ama cihad için lazım olan silahını da tamamlamıştır...
Sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçar, bekleyen orduya toz duman içinde karışır.
– Bu genç, herhalde Bahreyn’den gelen biridir, derler. Ancak onun siyahlığını fark eden Resûlullah Aleyhisselam:
– Sen Saad mısın? buyurur.
– Evet, deyince de dua eder:
– Ceddine saadetler!..
Kumlu çöllerden geçilir, tozlu yollardan gidilir ve nihayet düşmanla müthiş bir savaş başlar... Herkes cesaretle ileri atılır. Ama içlerinden biri herkesten de cesaretle atılır; saldırdığı tarafın adamlarını sağa sola püskürtür. Neden sonra meydan sakinleşir, düşman kaçmış, müşrikler yok olmuşlardır. Şehitler tespit edilirken, bir ses:
– Allahü Ekber! Evlenmek üzere olan Saad da şehit!
Efendimiz onun cesedi başına gelir, mahzun şekilde bakar:
– Seni Havz-ı Kevserimin başında bekleyeceğim!
Bir hayret nidası daha:
– Allahü Ekber!
Sonra döner, oradakilere hitap eder:
– Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin. Babasına da deyin ki:
– Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Allahü Teâla cennet hurilerini lâyık gördü!
Ve hayret nidaları birbirini takip eder:
– Allahü Ekber! Allahü Ekber!..